TEBDER
ONLİNE KURS

Kasım



TOKAT EHLİBEYT DERNEĞİ KASIM 2012 KİTAP DAĞITIM LİSTESİ
 
 
 
1. ONALTINCI YÜZYILIN İLK ÇEYREĞİNDE OSMANLI DEVLETİ’NDEKİ MEHDÎLİK HAREKETLERİ          127 SAYFA
YASEMİN ÇAĞLAYAN
 
İstismara son derece açık olan mehdîlik inancı yüzyıllar boyu İslam alemini meşgul etmiş bir konudur. İslam fırkalarının her biri bu inancı farklı bakış açılarıyla değerlendirerek kabul ya da reddetmişlerdir. Sünni İslam anlayışında çeşitli hadis rivayetlerine dayanarak bu inancı kabul edenler yanında, rivayet edilen hadislerin sahih olmadığı gerekçesiyle bu inancı reddedenlerde olmuştur. Bu inanç Şiî fırkalarda ise çıkış noktasını oluşturur. Bunun nedeni mehdîlik inancının, Şiîliğin en önemli inanç esası olan imametle alakalı olmasındandır.
Şunu belirtmeliyiz ki mehdîlik inancı her yüzyılda istismara açık bir konu olmuş, her dönem ve tarihte hedeflerine ulaşmak gayesiyle bu inancı kullanarak ortaya çıkan insanlar olmuştur. Osmanlı Devletinde meydana gelen mehdîlik hareketlerinde de bu durum söz konusudur.
Biz de bu doğrultuda çalışmamızın ilk bölümünde mehdîlik, anlamı ve İslam fırkalarında mehdî inancını inceledik. İkinci bölümde ise Osmanlı topraklarındaki mehdîlik hareketlerini inceledik. Osmanlı topraklarında meydana gelen mehdîlik hareketlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için bu bölümde ilk olarak Osmanlı-Safevi ilişkileri anlatılmaya çalışıldı. İncelemiş olduğumuz dönemde meydana gelen hareketlerde Safevî taraftarı olan kişilerin hareket önderliği yapmış olması, bu hareketleri daha iyi anlayabilmemiz için Osmanlı-Safevi ilişkilerini iyi bilmemizi gerekli hale getirmektedir. Daha sonra bu hareketlerin Osmanlı topraklarında taraftar bulabilmesinin arkasındaki tarihi süreci ve sebepleri aktarmaya çalıştık. Son olarak da bu dönemde meydana gelen hareketleri ve bu hareketlerin özelliklerini inceledik.
 
2. 500 KADIN FOTOGRAFI                                    250 SAYFA
 
3. ALEVÎ KAYNAKLARDA Hz. MUHAMMED
SEDA ABİŞOĞULLARI                                            116 SAYFA
 
Bu araştırmada temel kaynaklardan hareketle Alevî-Bektâşî anlayışında nübüvvete iman konusu özelde de Hz. Muhammed’e olan inancın ortaya konulması hedeflenmiştir. Gelenek içinde inançlar temel renklerini İslâm’dan alırlar. Ancak inançların bütüncül ve sistematik olmaktan çok parçacı ve öznel olduğu görülmektedir. Temel inanç esaslarının kabul edildiği görülmekle birlikte izah ve yorum açısından esnek bir şekilde algılandığı görülmektedir.
“Alevî Kaynaklarda Hz. Muhammed”in konumunu incelediğimiz çalışmamızın giriş kısmında Alevîlik ile ilgili terimler ve Alevîlik’te yaygın olarak kullanılan kavramların ve kabul gören tasavvufî anlayışların açıklamalarını verdik. Birinci bölümde Alevîliğin nübüvvet anlayışı, nübüvvetin gerekliliği ve Hz. Peygamber dışında diğer peygamberlere olan bakış açısını ortaya koymayı hedefledik. Sonrasında ise özel anlamda Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Alevî anlayışta öne çıkan özelliklerine değindik. Bunu yaparken daha kolay anlaşılması için Hz. Muhammed’in zahirî konumu ve Hz. Muhammed’in batınî konumu şeklinde bir sınıflandırmaya gittik. Sonrasında “vahdet-i vücud” anlayışı gibi bu farklılığın sebebi olarak kabul ettiğimiz anlayışları açıklamayı hedefledik. Devamında ise “Muhammed–Ali Tasavvuru”, Nûr-ı Muhammedî ve Muhammed-Ali Nuru” ve “Lahmike Lahmi Anlayışı” olarak üç gruba ayırdığımız Hz. Muhammed’e dair olan algılayış biçimlerini ortaya koyduk. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise mûcize, şefaat, kerâmet gibi kavramların Alevî anlayıştaki yeri ve algılanış biçimlerini incelemiş bulunmaktayız.
 
4. ALEVİ YAZININDA OSMANLI İMGESİ
ENGİN BUZ                                                           231 SAYFA
 
Etnik ve dinsel grupların kendilerini ve öteki olarak kabul ettikleri diğer grupları algılayışlarını ele almak, kimlik konusuna farklı bir açıdan yaklaşmak anlamına gelir.
Küreselleşmenin etkisiyle rekabet şiddetini arttıran bu kimlikler, birbirleriyle rekabetten beslenen bir yapıya bürünmüştür. Sahip olunan toplumsal kimlik, diğer kimlik karşısında konumlanarak toplumsal değer kazanıyor. Bu olumluluk veya olumsuzluk yüklü imgeler ise, geniş çerçevede, dış gerçekliğe bir gönderme yapmanın ötesinde, metinlerarası bir değere sahiptir. Türkiye açısından konuya baktığımızda Türk-Kürt, islamcı- Laik, İlerici- Gerici, Alevi- Sünni gibi ötekileştirici ikili kimlik yapıları dikkati çekmektedir. Her bir söylem diğerine dair olumsuz bir algıya sahiptir. Türk milliyetçiliği gözüyle „Kürtler bölücü, Doğulu, Kürt milliyetçileri için Türkler „baskıcı, totaliterdir. Egemen Sünni söylem için Aleviler „dinsel bütünlüğün bozucusu, islam dairesi dışında, Aleviler içinse Sünni inanç „Araplaşmış baskıcı bir inançtır.
Grupların diğer gruplar hakkında sahip oldukları kalıp yargılar ve önyargılarla oluşturdukları imgeleri incelemek, özünde bu imgelerin gerçeklikle bağını kurmayı değil, bu algının o grupta nasıl oluştuğunu ve oluşmasına neden ihtiyaç duyulduğuna bakmaktır. Örneğin, Türkiyenin “bütün çevresinin düşmanlarla çevrili olduğu” şeklindeki bir söylem „Türkün Türkten başka dostu yok şeklinde özetlenebilecek bir bakışı yansıtır. Bu durumda, Yunanistan, Bulgaristan, Rusya ve Arap ülkeleri birer tehdit odağı ve „öteki olarak konumlandırılır. Bizlerin bu düşmanlara karşı daima uyanık olmamız gerektiği, bizlerin varlığını tehdit ettikleri yinelenir. Özsel farklılığı ve „ulusal karakteri öne çıkaran bu milliyetçi bakışla ülke içinde de „saf olmayan, „bozulmuş ötekiler yaratılır. Ötekilere dair sahip olduğumuz imgeler, aslında kendi kimliğimizle ilgili üstü örtük söylemi aralamaya yardımcı olacaktır.
Disiplinlerarası bir çalışma alanı olan imgebilim yöntemi bağlamında gerçekleştirilecek olan bu tezde, Türkiyede Sünni inanıştan sonraki en büyük grubu oluşturan Alevilerin sahip olduğu Osmanlı imgesi ele alınacaktır. Türk devletinin resmi söyleminde şekillenen Osmanlı Tarihi ve algısı karşısında, Alevilerin kendi Osmanlı tarihini yazıları ve bu karşı-tarihte kendilerini nasıl konumlandırdıkları bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Alevilerin „biz ve „öteki algısında tarihsel bir role sahip olan Osmanlı geçmişi, Alevi literatürünün sıklıkla gönderme yaptığı bir alandır. Sonuçta, karşımıza güncel siyasi Alevi hareketinin kendini meşrulaştırmak, kimlik mücadelesinde yeni alanlar kazanmak için yeniden ve yeniden ürettiği
Osmanlı imgeleri sergilenecektir.
 
5.ÇOĞULCULUK AÇISINDAN ALEVİLERE GÖRE DİN EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ                                                                167 SAYFA
Nurullah BORA
 
Modern dünyada ulaşım imkânlarının artması, iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve sanayileşmenin yoğun olduğu ülkelere doğru meydana gelen göç dalgası, farklı kültürlerin karşı karşıya kalması sonucunu doğurmuştur. Bu durum, öteki olarak algılanan kültür ve dinden insanlarla karşılaşma ve onlarla beraber yaşama mecburiyetini ortaya çıkarmıştır. İşte; çoğulculuk böyle bir mecburiyetin ortaya çıkardığı bir anlayıştır.
Çoğulcu anlayışlar konusunda dünyada meydana gelen bu gelişmeler, Türkiye’de yaşanan bazı sorunların çözümü için reçete olarak sunulmuştur. Kendisini İslam’ın farklı bir yorumu olarak gören Aleviler -her ne kadar bazı gruplar Aleviliğin İslam dışı olduğunu ileri sürse de- Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin zorunlu tutulması ile ilgili davalar açmışlardır. Bu davalar sonucunda önce AİHM, bu dersin anne-babanın çocukları kendi felsefi inançlarına göre yetiştirme hakkına aykırı olduğu sonucuna ulaşmış, sonrasında da Danıştay 8. dairesi ders müfredatında objektiflik ve çoğulculuk sağlanamadığı için dersin bu haliyle zorunlu tutulamayacağına karar vermiştir.
Alevilerin genelde din eğitimi, özelde de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile ilgili sorunları geniş katılımlı, uygun diyalog zemininde ve karşılıklı anlayışın çerçevesinde çözülebilecek konulardır. Diğerini anlama çabası anlamındaki diyalog en basitinden en karmaşığına, dünya üzerinde yaşanan birçok sorunun çözümü için olmazsa olmazdır.
 
6. ALEVİLERİN DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ DERSİNDEN BEKLENTİLERİ                                                          101 SAYFA
İLHAMİ ÜNAL
 
Eğitim ve oğretimin temel hedefi, insanı iyiye ve guzele yoneltmek ve geleceğe hazırlamaktır. Neyin iyi neyin kotu olduğunu algılama, anlama ve fark etme konu ile alakalı bilgi sahibi olmakla mumkundur. Đnanclar toplumların maddi ve manevi hayatlarında kucumsenmeyecek kadar olumlu ya da olumsuz bir etkiye sahiptirler.
Din ve inanclar insan topluluğunun yasadığı her yerde kendini gostermistir. Daha once
yasamıs ve yasamakta olan toplumların bir sekilde mutlaka din ile munasebetleri olmustur. Her insanda inanma gudu ve ihtiyacı vardır. Đnanma ihtiyacı, toplumların sekillenmesinde, toplum icerisindeki bireylerin kendi aralarındaki munasebetlerde etkin rol oynamaktadır.
Globallesen dunyada, farklı din, dil, ırk ve mezhebe mensup kisilerin birbirlerini anlamaları zorunlu olmustur. Farklı dine ve mezhebe mensup olan birey ve toplumların birbirleri ile iliskilerinde on yargılardan uzak ve hosgorulu olmaları bir ihtiyac olarak gorulmektedir. Ancak doğru bilgi insanların birbirlerini doğru anlamalarını sağlayacaktır.
Đslam dinine mensup bireylerin kendi farklılıklarını gormeleri, farklılıkları zenginlik kabul edip bir arada yasamanın yollarını bulmaları gerekmektedir. Din, insan hayatı icin ne denli onemliyse, din eğitimi ve oğretimi de onemli bir yere sahiptir.2 Nitekim Hz. Peygamber “din nasihattir” diyerek bu hususun onemini gostermektedir. Din eğitimi, toplumların sekil almasına, barıs ve huzur icinde yasamasına, maddi ve manevi gelisimine olumlu veya olumsuz katkı sağlayacaktır.
Bireylerin ve toplumların birbiri ile iletisimlerinin temel kodlarından birini olusturan din, doğru kaynaklardan alınmalıdır. Din eğitimi, doğru kaynaklara ulasılmasına yardımcı olacaktır. Dunyanın gunden gune “acık topluma” gittiği gozlenmektedir. Đslam, ana kaynakları belli olan, gizlisi saklısı olmayan bir dindir. Đletisim imkanlarının artması Muslumanları Đslam’ı cağın verilerinden de yararlanarak yeniden anlama sorumluluğu ile yuz
yuze getirmistir.3 Muslumanlar kendi farklılıklarını, iletisim imkanlarını da kullanarak, tanımalıdır. Aynı toplum icerisinde yasayan bireylerin birbirlerinden cekinecekleri, gizleyecekleri, sakınacakları hicbir tarafları yoktur. Bireyler gorus, fikir ve dusuncelerini sakınmadan, rahatlıkla ifade edebilmelidirler.
Dunyanın kuresellesmesi ve iletisim imkanlarının artması, insanların yasanılan cağ icerisindeki değisim ve donusumleri sosyal yasamda etkin olduğu gibi dini ve inancları yorumlayıslarında farklılıklar meydana getirmistir. Cağdaslasmanın etkin kazanımları ile tarihi bağları bir ve ortak olan toplum icerisinde yasayan bireylerin ve toplumların, ortak olan geleneksel değerleri anlama ve yorumlayıs bicimlerinde bir takım farklılıklar meydana gelmektedir. Ortak değerlere sahip olan toplumlar farklı anlama ve yorumlamalarla bir takım
değisim ve donusum surecine girmektedir.
Alevilik de bu değisim surecinde geleneklerine bağlılıkları, inanc, ibadet ve ahlak kurallarının uygulama ve tatbikinden payını almıstır. Ehli Beyt geleneğine bağlı olan Aleviler, soylemlerini, kamusal hayatın cağdas formları icerisinde yeniden bicimlendirmeye yonelmislerdir. Gercekten de Alevilik, dinsel cağdaslasma deneyimleri icinde, dikkat cekici bir farklılasma yasamıstır. Ancak Alevilik gunumuzun soylem cesitliliği icinde dinsel bir yapı olarak değerlendirilmemektedir. Esasen Aleviliği her tanımlama cabası, onu farklı bir duzeyde yeniden icat ve insa etme cabalarının bir yansımasıdır.
 
7. ALEVİLİKTE DÖRT KAPI KIRK MAKAM    138 SAYFA
ŞERMİN ÇALIŞKAN
 
8. ALEVİLİKTE RİTÜELLER                           135 SAYFA
 
Alevî kelimesi, sözlükte “Ali1’ye mensup”, “Ali’ye ait”, anlamlarına gelmekle beraber, İslam tarihi ve tasavvuf edebiyatında ise “Hz. Ali’yi sevmek saymak, her hususta ona bağlı olmak” anlamına gelir. Sözlük anlamının dışında, Mezhepler tarihinde ise “Alevi” terimi, Hz. Ali’yi en üstün sahâbe olarak gören ve Hz. Muhammed’den sonra onun, Allah ve Peygamberin tayini ile halife olması gerektiğini kabul edenler için kullanılmıştır.2 Bununla yanı sıra, Hz. Ali soyundan oğulları Hasan, Hüseyin, Muhammed b. Hanefiyye, Ömer ve Abbas vasıtasıyla, kısaca Hz. Ali soyundan gelenlere Alevî dendiği gibi, Emevî ve Abbâsî devirlerinde iktidara karşı Hz. Ali soyuna mensup çevrelerde beliren hareketlerde de Alevi nisbesi kendini göstermiştir.3
İslam tarihinde bu terim ilk defa hilafetle ilgili anlaşmazlıklarda ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan ve üçüncü halife Hz. Osman’ın öldürülmesiyle doruğa ulaşan hilafet münakaşalarında Hz. Ali’nin tarafını
1 Ali: Ebü’l Hasen Alî b. Ebî Talib el-Kureşî el Hâşîmî; Babası Hz.Peygamberin amcası Ebû Talib, annesi de Fâtıma bint Esed b. Hâşim’dir. Ebû Talib’in en küçük oğludur. Hz. Muhammed’in Peygamberliğine ilk iman edenlerdendir. Hz. Peygamber’in damadı ve Hulefâ-i Râşidîn’in dördüncüsüdür. Beş yaşından itibaren hicrete kadar Hz. Peygamber’in yanında ve himayesinde büyümüştür. Hz. Peygamber’le birlikte ilk namaz kılan kişi olduğu kuvvetle muhtemeldir. Hicretin beşinci ayında muhacirler ile ensâr arasında yakınlık ve dayanışma sağlamak amacıyla kurulan muâhât sırasında Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi kendisine kardeş olarak seçmiş, hicretin ikinci yılında da onu, kızı Fâtıma ile evlendirmiştir. Hz. Peygamber’in torunları olan Hz. Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin ile Zeynep ve Ümmü Külsüm’ün babasıdır. Hz. Fâtımâ’nın sağlığında başka evlilik yapmamıştır.
Bedir, Uhut, Hendek başta olmak üzere hemen hemen bütün gazve ve seriyyelere katılmış, büyük yayarlılıklar ve kahramanlıklar göstermiş, Peygamber Efendimizin sancaktarlığını yapmıştır, daha sonraları bunlar menkıbevî bir üslûpla rivayet edilegelmiştir. Tebûk Gazvesinde Hz. Peygamber’in vekili olarak Medine’de kalmıştır. Hz. Ali Hz. Peygamberi’in katipliğini ve vahiy katipliğini de yapmış, Hudeybiye Antlaşmasını o yazmıştır. Dördüncü Halife olarak seçildikten sonra başta Osman’ın katillerini bulup cezalandırması olmak üzere kendisini bekleyen birçok problem ile karşı karşıya kaldı. Hz. Âişe’nin önderliğindeki ordu ile tarihe Cemel vakası olarak geçen savaşta galip geldi. Muaviye ile Sıffîn’de karşı karşıya geldi. Tam galip gelecekken Mısır Fatihi Amr b. Âs’ın ortaya attığı ‘hakem’ olayının bir hile olduğu hususlarındaki ikazlarını ordusuna dinletemedi. Halkın bir kısmının Hz. Ali’yi bir kısmının da Muaviye’yi halife olarak tanıması sebebiyle ikili bir iktidar ortaya çıktı. Bir Harici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafından, sabah namazında, zehirli bir hançerle yaralanmış ve iki gün sonra 19 veya 21 Ramazan 40 (26 veya 28 Ocak 661) da, Kûfe’ye (bugünkü Necef) defnedilmiştir. Bizzat Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen “Ebû Türâb”, “el- Murtazâ” ve “Esedullahi’l Gâlib” gibi lakapları da vardır. Onun, İslâm’ın yayılış tarihinde ve Müslümanlar arasındaki ilim, takvâ, ihlâs, samimiyet, fedakarlık, şefkat, kahramanlık, cesaret gibi yüksek ahlâki ve insâni vasıflar bakımından müstesna bir yeri olduğunu, Kur’an ve Sünneti en iyi bilenlerden biri olduğunu, hemen hemen bütün Sünnî ve Şiî kaynaklar ittifakla belirtirler. Ethem Ruhi Fığlalı, “Ali” D.İ.A., C.II, s.371-374, Ankara-2002
2 Ethem Ruhi Fığlalı, Türkiye’de Alevîlik Bektâşîlik, s.7, Ankara-1990
3 Ahmet Yaşar Ocak, “Alevi”, D.İ.A., C.II, s.368-369, Ankara-2002
 
9. ALFRED NORTH WHITEHEAD’İN MEDENİYET TEORİSİ
257 SAYFA
Kevser ÇELİK
 
İngiliz kökenli Amerikalı Alfred North Whitehead’in (1861–1947) süreç felsefesi, metafizik ve bilim felsefesi olarak öne çıkar. Onun geliştirdiği varlık felsefesinde medeniyet, insanlığın ortak serüvenidir. Bu anlamda onun varlık felsefesi, bir medeniyet felsefesi olarak da okunabilir. Medeniyetin izlerini Antik felsefede süren Whitehead, geliştirdiği varlık felsefesiyle hem Descartes’ın dualitesini hem de Locke’un katı ampirizmini aşmaya çalışmıştır. “Daha daha iyi bir hayat”ı ifade eden “yaşam sanatı” için insanlığın en büyük tecrübesi olarak “medeniyet”, “Alfred North Whitehead’in Medeniyet Teorisi” başlığı altında
değerlendirilmeye çalışılacaktır.
Çalışma Giriş, Sonuç ve Değerlendirme hariç üç bölümden oluşmaktadır. Giriş’te, çalışmanın konusu, amacı ve yöntemi belirtildikten sonra Whitehead’in medeniyet teorisinin daha iyi anlaşılması için genel olarak süreç felsefesi ve Whiteheadci süreç felsefesi hakkında genel bir bilgi verilmektedir. Bunun akabinde ise “medeniyet” kavramının tahlili yapılarak genel olarak medeniyetin ne olduğu ortaya koyulmaktadır.
Çalışmanın birinci bölümünde, öncelikle Whitehead’in medeniyet teorisiyle ilgili temel eseri olan Adventures of Ideas/Düşüncelerin Serüvenleri’nde Whitehead’in geliştirdiği medeniyet görüşü yer almaktadır. Bununla birlikte medeniyet problemiyle niçin ilgilendiği anlamında Whitehead’in medeniyet problemine ilgi nedeni gösterildikten sonra, “medeniyetin doğuşunu hazırlayan şartlar” hakkındaki görüşleri çerçevesinde onun medeniyet teorisi sunulmaktadır.
Bununla birlikte farklı bir medeniyet anlayışı ortaya koyan Whitehead’in “medeniyet tanımı” ve onun bu tanımla ortaya koyduğu “medeniyetin tanımlayıcı nitelikleri” tahlil edilip değerlendirildikten sonra, ikinci bölümde, insanlığın “bütünlüklü” tecrübesinin ürünü olan medeniyet tecrübesinin din, bilim, felsefe gibi “diğer insan tecrübeleri” ile ilişkisi ve “medeniyetin oluşumunda insan ve toplumun rolü” üzerinde durulmaktadır.
 
10. ANTALYA’DAKİ ALEVİLERİN SİYASİ EĞİLİMLERİ      107 SAYFA
Caner ERDOĞAN
 
Bu araştırma Antalya’daki Alevilerin siyasi eğilimlerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. Bu kapsamda, yoğun olarak “solcu” kimliği ile ön plana çıkan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sadık seçmeni olarak kabul gören Alevilerin bu niteliklerinin Antalya ölçeğinde doğru olup olmadığı üzerine yoğunlaşılmıştır. Ayrıca, bu veriler çerçevesinde, toplum nezdinde yoğun olarak tartışılan Alevi oylarının sol partilerden sağ partilere kayıp kaymadığına ilişkin tespitlerde de bulunulmuştur. Dahası, Alevilerin, sadece Alevilere hitap eden siyasi partilere destek verip vermediği sorusunun cevabı da bu araştırma kapsamında açıklığa kavuşturulmuştur.
Bu araştırmada verilerin elde edilmesi bakımından 2 farklı yöntem kullanılmıştır. Bunlardan birincisi, tespit edilen 6 Alevi köyünün son 20 yıldaki seçim sonuçlarının incelenerek bu köylerdeki Alevilerin oy verme eğiliminin ortaya çıkarılması, ikincisi de Antalya’da yaşayan, farklı cinsiyet, yaş, meslek, eğitim düzeyi ve etnik kökenden 200 Alevi yurttaşa siyasi eğilimleri ile ilgili yapılan anket çalışmasıdır. Ayrıca, Alevilerle ilgili genel bilgilerin elde edilmesi sürecinde de literatür taraması yapılmıştır.
Bu araştırma ile Antalya’daki Alevilerin siyasi eğilimleri güçlü verilerle ortaya çıkarılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Antalya ölçeğinde, Haziran 2011 itibariyle, Alevilerin %93-96’sı kendini “solcu” olarak tanımlamaktadır. Bu da, Antalya ölçeğinde, “Aleviler solcudur” tezinin doğruluğunu kanıtlamaktadır. Kendini solcu olarak gören her 3 Alevi’den 2’si kendini ideolojik olarak “sosyal demokrat”, her 3 kişinden 1’i de kendini “sosyalist” olarak tanımlamaktadır. Antalya ölçeğinde, Haziran 2011 itibariyle, 10 Alevi’den en az 9’u Cumhuriyet Halk Partisi’ni desteklemektedir. Bu da Alevilerin CHP’nin sadık seçmeni olduğu tezinin doğruluğunu kanıtlamaktadır. Antalya ölçeğinde, Alevi oylarının son dönemde “sağ”a kaydığı öngörüsü doğruyu yansıtmamaktadır. Aksine, Alevilerin partilere oy verme oranı 1995-2007 yılları arasında %80 çitasında kademeli olarak artmış, 12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde de büyük bir artış göstererek % 90 çıtasını aşıp %93-97 civarında tavan yapmıştır. Antalya ölçeğinde, sadece Alevilere hitap eden ve “Alevi partisi” olarak ortaya çıkan partilerin Alevilerden destek görmediği tespit edilmiştir. 1966-1981 yılları arasında Türkiye Birlik Partisi ve 1996-1999 yılları arasında da Barış Partisi’nin öncülük ettiği Alevilerin partileşme hareketi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Öyle ki, Barış Partisi 1999 Seçimlerinde Antalya’daki 6 Alevi köyünün toplamından sadece %1,47 oy alabilmiştir.
 
11. FENNİ ARICILIK    128 SAYFA
 
12. AZERBAYCAN’DA ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİNİN SOSYO–KÜLTÜREL YAPISI                                                           379 SAYFA
TOĞRUL İSMAYIL
 
Azerbaycan Üniversite Gençliğinin sosyo-kültürel yapısının araştırılması ve sunulan sonuçlar yeni bir yüzyılın başında, Azerbaycan’da üniversite gençliği olgusunun kendine özgü boyutlarına dikkat çekmektedir. Yeni Azerbaycan sosyal bilim araştırmaları için ciddi bir veri tabanı sunan araştırmanın sonuçları, sosyal bilimciden, üniversite yöneticisine, siyasetçisine kadar geniş bir çevrenin tercihlerini, bakış açısını etkileyebilecek bilgiler içermektedir. Analiz etmeye çalışğımız, çok boyutlu ve girift sosyal ve kültürel yapının arka-planında, üniversite gençliğinin sosyo – kültürel yapısı ve özellikleri, Bakü Slavyan Üniversitesi-uygulaması çerçevesinde araştırmaya çalışılmıştır. Yaptığımız araştırma, Azerbaycan’da yapılan ilk böyle kapsamlı alan araştırması olmasına rağmen, gerek ölçek, gerekse ortaya çıkardığı veriler bakımından dikkate alınması gereken sonuçlar ortaya koymaktadır. Azerbaycan’da üniversite gençliği olgusu ilk defa bir sosyo-kültürel profil tespiti çalışmasının bu ölçülerde konusu olmaktadır. Bu araştırmanın ortaya çıkardığı veriler, şimdiye kadar Türkiye’de yapılan gençlik araştırmalarının ortaya çıkardığı sonuçlarla yer yer benzeşmekte, yer yer de ayrılmaktadır. Araştırmamızın ikinci ve üçüncü bölümlerinde genel sonuçlar ve karşılaştırmalı özel sonuçlar başlıkları altında sunulan ve değerlendirmeye alınan veriler, çok boyutlu değerlendirmelere tabi tutulabilecek sonuçlar olarak ortaya çıkmaktadır. Çalışmada, "Azerbaycan üniversite gençliğinin sosyokültürel yapısını toplumsal nedenler direkt etkilemektedir ve bunlar arasında bir ilişki vardır" sonucuna varılmıştır.
 
 
13. FELSEFİ ANTROPOLOJİ VE İNSAN HAKLARI KAVRAMLARI BAĞLAMINDA BAŞKA İNSAN                      49 SAYFA
Bergen Coşkun
 
Felsefe çalışmalarında “… anlamı nedir?” soru tipine girmeyen bir sorunun yeri yoktur (Uygur, 2004, s. 51). Bir felsefe çalışması olan bu tez, “başka insan nedir?” veya “başka insanın anlamı nedir?” sorusu, ancak daha önce “insan nedir?”, “insanın anlamı nedir?” sorusu çerçevesinde gelişecektir. Bu sorulara verilen bazı yanıtlar karşılaştırılacak, insanın durumunu ve insanın değerini gözeten en doğru yanıtın ne olduğu araştırılacak ve bu yanıt felsefi antropoloji temelinde aranacaktır.
İnsan, dünyada tek başına değildir. Yaşadığı dünyayı başka insanlarla paylaşmaktadır. Ancak çoğu zaman, bencilliğinden, umursamazlığından ya da insan olmanın ne anlama geldiği hakkındaki yanlış ve/veya eksik bilgilerinden dolayı, sanki dünyanın tek sahibi kendisiymiş gibi, dünyada kendinden başka bir insan yaşamıyormuş gibi davranmaktadır. İnsanların başka insanların varoluşuna karşı kayıtsız ve duyarsız olduğu böyle bir insanlık durumu sonucunda, bütün dünyada insanların acıları, yoksullukları, yoksunlukları sürekli artmakta ve dünyanın dört bir yanında insan hakları ihlal edilmektedir. Öyle ki “Yüzyılımızın şiddeti, bakışlarımızı,insan hakları olarak nitelemeyi alışkanlık haline getirdiğimiz şeye yöneltmeye zorlamaktadır” (Reemtsma, 1998, s. 65). Eğer, insanın varlık özellikleri açıkça ortaya konabilir ve “başka insan”a verilen anlam, “insanın değerinin bilgisi”yle temellendirilirse, o zaman insanın insana davranışının değişmesinde ve insanın insan yüzünden çektiği acılara bir son verilmesinde, böylece yüzyılımızın şiddetinin azalmasında bir adım daha atılabilecektir. “Yaşamanın bizden bağımsız anlamı yoktur” (Takiyettin Mengüşoğlu’dan aktaran Ahmet İnam, 1987, s. 34) deyişinden hareketle, sahip olunan insan anlayışı ve değerler, yaşama -dolayısıyla yaşam içinde karşılaşılan başka insanlara da-, verilen anlamı etkileyecektir. Dünyanın, insanların daha az insanca yaşadıkları bir yer haline gelmesinin ve insanla insan arasında yaşanan sorunların nedeni, kişilerin insanla ilgili tasarımlarıdır, imgeleridir. İnsanın insana verdiği anlam, onun kendisi ve başka insanlar için daha iyi bir dünya yaratmasını sağlayabileceği gibi, insanın değerinin harcandığı, haklarının korunmadığı bir dünyanın ortaya çıkmasına da neden olabilir.
Bunlardan hangisinin gerçekleşeceği ise; insanların, insanın ve insan haklarının felsefi antropolojik bilgisine ne oranda sahip olduğuna, insanı ve başka insanı nereye koyduğuna bağlıdır. Burada, “başka insan fenomeni” ve insanın “başka insanla” bağlantısı, “başka insan”ın nasıl değerlendirilebileceği ve dolayısıyla böyle bir değerlendirmenin beraberinde neleri getirebileceği Emmanuel Levinas, Edmund Husserl ve Jean-Paul Sartre’ın “başka insan fenomeni”yle ilgili belirlemelerine dayanılarak incelenecektir. Filozofların belirlemeleri, felsefi antropolojik bakışın insan anlayışıyla karşılaştırılacak, insan hakları kavramı çerçevesinde, felsefi antropolojinin temel kavramları açısından değerlendirilecek ve “insan onuru” kavramıyla bağlantılandırılacaktır. Ontolojiden yola çıkıp etiğe doğru ilerlerken, başkasını anlamlandırmada kullanılan farklı insan tasarımlarının yaratabileceği farklı sonuçlar
üzerinde durulacaktır.
İnsanın ne olabileceğine dair pek çok şey söylenmiş ve farklı insan tasarımları ortaya konulmuştur. Ancak Pico Della Mirandelo’nun Rönesans’ın manifestosu olarak adlandırılan, İnsanın Değeri Üzerine Söylev adlı kitabındaki belirlemeleri, bir insanın neler olabileceğine, kendinde neleri barındırabileceğine dair kayda değer bir ipucu vermektedir:
Ey Adam! Sana ne hazır bir yüz ne de özgün, doğuştan gelen bir özellik verdik, ta ki kendi yerini, biçimini, yeteneklerini kendin seçesin, onları kendi yargın, kendi kararın ile edinebilesin. Bütün öteki yaratıkların doğası bizim koyduğumuz yasalarla belirlenip sınırlanmıştır. Oysa senin önünde böyle sınırlamalar yok. Kendi yüzünün çizgilerini sana koruma görevini verdiğimiz özgür isteğinle çizebilirsin. Seni dünyanın tam ortasına koyduk, baktığın yerden dünyadaki her şeyi daha kolay görebilesin diye. Seni ne yersel, ne göksel, ne ölümlü ne de ölümsüz olarak yarattık; özgür, olağandışı bir yontucu gibi kendini, kendi seçiminle biçimleyebilesin diye. Aşağıya, yaşamın kaba biçimlerine inmek de tanrısal yaşam sürenlerin düzenine çıkmak da senin elinde (Mirandelo, 2006, s. 17).
Mirandello, insanın kendi yüzünü çizebileceğinden, kendini biçimlendirebileceğinden söz etmektedir. Ancak, insan onurunun göz önüne alınmadığı ve insanın ne olduğuna ilişkin insanların kendilerine hesap vermediği ve insanın doğru değerlendirilmediği bir durumda, Mirandello’nun sözünü ettiği yaşamın kaba biçimleri söz konusu olacaktır. Böyle bir durumda insanlar birbirlerinin acılarına, mutsuzluklarına ve uğradıkları haksızlıklara karşı kayıtsız kalacaktır. Tezde cevabı araştırılan sorulardan biri şudur: İnsan kendini, yani insanı nasıl tasarlamalı ona nasıl bir anlam vermeli ve bu tasarımla anlam doğrultusunda başkasını nasıl değerlendirmelidir ki, hem kendi, hem başka insanlar için yaşamın kaba biçimlerinden kurtulmak ve daha insanca bir yaşama kavuşmak mümkün olsun?
Emmanuel Levinas’ın ve Jean-Paul Sartre’ın başka insanla ilgili belirlemeleri, insanın insan tarafından nasıl biçimlendirilebileceğine ilişkin iki farklı örnek olarak ele alınacak ve felsefi antropolojinin insan anlayışıyla karşılaştırılacaktır. Filozofların sahip olduğu insan anlayışlarından hangisinin insan onurunun korunması veinsanların daha insanca bir yaşama kavuşması açısından etkili olacağının izi sürülecektir.
 
14. BURHAN ASAF BELGE: CUMHURİYETİN ERKEN DÖNEMİNDE AYDINVEİKTİDARİLİŞKİSİ                                                                                              306 SAYFA
Aytaç Yıldız
 
 
Bu calısmanın konusu, Turk basın ve siyaset tarihinde onemli bir yeri olan Burhan Asaf Belge’nin, bir aydın olarak dusunce dunyası ve gazetecilik yasamıdır.
Burhan Asaf Belge 1899 tarihinde Sam’da dunyaya gelmistir. Ailesi, donemin Osmanlı toplumu icinde zengin ve iyi eğitimli bir ailedir. Buyuk babası Esad Efendi Mesrutiyet donemlerinin onde gelen aydınlarından ve gazetecilerinden biridir.1 1842’de Corlu’da doğan Esad Efendi’nin aile kokleri, Fatih Sultan Mehmet devrinde Rumeli’ye yerlestirilen Kutahyalı Huseyin Ağa’ya kadar geri gitmektedir.
Đlkoğrenimini Corlu’da tamamladıktan sonra eğitimine Đstanbul’da Corlulu Ali Medresesi ile Ayasofya Medresesi’ne devam ederek Kırimi-zade’den icazet almıs ve mezun olmustur. 1870’de Emine Hanım’la evlenmis, bu evlilikten Mehmed Asaf dunyaya gelmistir.
1871 tarihinde Đstanbul’da gazetecilik yapmaya baslayarak Basiret Gazetesi’ne basyazar olan Esad Efendi, yanı sıra Đstikbal ve Hayal gazetelerine de aynı anda cesitli konularda yazılar yazmıstır. 1874 yılında Kuleli Askeri Lisesi’nde kitabet ve insa hocalığı yapmaya baslamıs ve Darulfunun’un acılmasından sonra orada da kitabet derslerini vermeye baslamıstır. Fatih semtinde ikamet ettiği bu zamanlarında, Ziya Pasa, Ebuzziya Sait gibi o donemin aydınlarıyla iliskiye girmis, Mithat Pasa ve Suleyman Pasa gibi onemli sahsiyetlere de dostluklar kurmustur.
Đkinci Abdulhamit’in tahta cıkısından sonra baslayan Anayasa tartısmalarında, Ziya 1 Esad Efendi’nin hayatı ile sunulan bilgiler, oğlu Mehmed Asaf’ın 25 Mart - 25 Subat 1939 tarihleri arasında Haber Gazetesi’nde yayımlamıs olan hatıralarından derlenmistir.
Pasa’nın onderliği ile bir topluluk kuran Esad Efendi, Kanun-i Esasi lehinde propaganda ile mesgul olmustur. Ali Suavi’nin ihtilal tesebbusunde parmağı olduğu iddiasıyla gozaltına alınıp sorgulanmıs ve 1878’de Divan-ı Harb kararıyla Sam’a surgun edilmesine karar verilmistir. Đki ay sonra Mithat Pasa’nın Suriye valisi olmasıyla birlikte yeniden gazeteciliğe baslamıs, Suriye Gazetesi’nin basmuharrirliğine getirilmistir. 1884 yılında Reji Muduru olarak Sam’da yeni gorev ustlenmistir. 1890’ların ortalarında Đstanbul’a donen Esad Efendi, Abdulhamit tarafından 1900 yılında “mektupcu muavini” olarak Bitlis’e tayin edilmis ve burada 1901 yılında hastalanarak hayatını kaybetmistir.
Esad Efendi’nin oğlu Mehmed Asaf’ın hayatı da babasına benzer bicimde değisik illerde gecmistir.3 Mehmed Asaf ilkoğrenimini Đstanbul’da, ortaoğrenimini ise Sam’da Fransız Cizvit Mektebi ile Beyrut’taki Sultaniye Medresesi’nde tamamladıktan sonra, Mekteb-i Mulkiye’de okumaya baslamıs, buradan 1893’te mezun olmustur. Bu eğitimleri esnasında Arapca, Fransızca ve Farsca oğrenmis olarak ilk memuriyetine de bir yıl sonra Sam’da Sam-ı Serif Mektebi’nde kimya ve tarih oğretmeni olarak baslamıstır. 1898 yılında Tercan Kaymakamlığı gorevine atanarak yonetici sıfatıyla ilk gorevinde bulunmus, bu tarihten sonra da Tortum, Hamidiye, Vadi’l-aclun, Selimiye, Beni Saab ve Yafa gibi değisik yerlerde kaymakam sıfatıyla memurluk yapmıstır. 1907’de mutasarrıflığa yukseltildikten sonra 14 Eylul 1908’de Cebel-i Bereket (Adana) mutasarrıflığına tayin edilmis ve 1909’da Adana’da patlak veren Ermeni olaylarının ardından gorevi ihmal sucundan 2 Esad Efendi’nin “Hukumet-i Mesruta” ve “Coğrafya Lugati” isimli yayımlanmıs iki kitabı bulunmaktadır.
Mehmed Asaf’a dair bilgiler, Basbakanlık Osmanlı Arsivleri Sicil Defterleri’nde yer alan DH SAĐDd 0076 numaralı defterde kayıtlı kendisi hakkında mevcut bilgilere dayanılarak ozetlenmistir. Divan-ı Harp’te yargılanmıstır.4 Yargılama sonucunda “dort yıl memuriyetten men ve yoneticiliğe atanmama” ile cezalandırılan Mehmed Asaf, bunun uzerine Đstanbul’a geri gelerek Hukuk Fakultesi’ni bitirmis ve dort yıl avukatlık yaptıktan sonra yeniden yargılanarak, isnat edilen suctan arındırılınca memuriyete donmustur. Yeni memuriyetine Cankırı’da mutasarrıflıkla baslamıs, Catalca ve Mardin mutasarrıflıklarıyla surdurmustur. 1918’de savas karmasası icinde gorevinden alınmıs ve 1920’de kendi isteğiyle emekli olmustur. Avukatlık yaptığı Đstanbul’da Ocak 1955’te seksen bes yasında yasamını yitirmistir.
 
 
15. BEŞAR ESAD DÖNEMİ SURİYE-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ ÜZERİNE YENİDEN DÜŞÜNMEK: ASKERİ, SİYASİ VE EKONOMİK GÜVENLİK SEKTÖRLERİNİN ANALİZİ       141 SAYFA
Mehmet ABACI
 
2010 yılında başlayan Arap Baharı olarak adlandırılan muhalif hareketler Mart 011’de Suriye’yi de etkisi altına almıştır. Suriye’de başlayan muhalif hareketlere karşı Türkiye, Suriye halkının yanında olacağını belirtirken, Türkiye’nin, Esed rejimi tarafından ayrılıkçı ve bölücü yapılanma olarak görülen, muhalif hareketlere destek vermesi ve muhalefetin askeri kanadı olarak da bilinen ÖSO’ya askeri destek verdiğinin sinyalleri ile Türkiye, Suriye’nin askeri ve siyasi güvenliğini tehdit etmeye başlamıştır. Suriye ise buna karşılık, PKK’ya dolaylı ve oğrudan destek verdiğinin işaretlerinin ortaya çıkması ile iki ülke ilişkileri kırılmaya başlamıştır. 2000 yılından itibaren düzelmeye başlayan Suriye-Türkiye ilişkilerinin yaklaşık 10 yıllık bir aradan sonra yeniden kırılmasının nedenleri, bu çalışmada irdelenecek ve iki ülke arasında tüm sektörlerde tehdit algılamalarının güvenlik dışılaştırıldığı dönemden yeniden tehdit ağlılarının belirginleştiği bu dönemi; Askeri, Siyasi ve Ekonomik güvenlik sektörlerinden inceleyerek iki ülkenin güvenliklerini nasıl yapılandırdıklarını analiz etmek bu tezin temel amacını oluşturmaktadır.
Birinci bölümde; güvenlik kuramsal çerçeveden analiz edilecektir. Kuramsal analizde özellikle Barry Buzan’ın kuramlarından faydalanılmış ve bu bölümün diğer bölümlere ışık tutması amaçlanmıştır. İkinci bölümde; Suriye-Türkiye ilişkilerinin tarihsel arka planında, özellikle de iki ülkenin savaşın eşiğine geldiği dönem olan 1998 yılındaki güvenlik algılamaları, ağırlıklı olarak askeri güvenlik sektöründe incelenerek, çalışmanın ana konusu olan Beşşar Esed dönemine benzerlikleri ve etkisi ortaya konmaya çalışılacaktır.
Üçüncü bölümde çalışmanın ana konusu olan Beşşar Esed dönemi Suriye-Türkiye ilişkileri incelenecek, her iki ülkenin askeri, siyasi ve ekonomik alanda tehdit algılamaları analiz edilecektir. Askeri güvenlik sektöründe iki ülkenin askeri yetkinlikleri ve bileşenlerinin yanı sıra, alt birim düzeyinde temel aktörlerden biri haline gelmiş olan PKK’nın askeri gücü ve bileşenleri incelenerek bu çerçevede ülkelerin güvenliklerini nasıl yapılandırdıklarını ortaya koymaya çalışmak bu bölümün ana hedefidir.
 
16. CAHİT UCUK’UN ÖZYASAM ÖYKÜSÜ: OTOBİYOGRAFİ VE KADIN TARİHİ                                                  128 SAYFA
Hale KOLAY
 
Aydınlanma cağı sonrasında ortaya cıkan kadın hareketinin oncelikli hedefi, kadınların siyasi alanda erkeklerle esit haklara sahip olmasını sağlamaktı. Batılı, beyaz, eğitimli orta sınıf kadınların mucadeleleriyle gelisen feminizm, zaman icinde diğer kulturler, farklı etnik kokenler ve sınıflardan kadınlar uzerinde de etkili olmustur. Feminizmin kuram ve uygulamaları ulkelerin gelenek ve kulturel normlarınca sekillenmis ve cesitlenmistir. Toplumsal cinsiyet kavramının kadın-erkek farklılığının biyolojik temelli olmadığını ortaya cıkarması, feminist arastırmalar icin yol gosterici ve ufuk acıcı islevi nedeniyle oldukca onemlidir. Feminist bakıs acısıyla tum bilim dalları yeniden irdelenmis ve kadının her alandaki gorunmezliği ve yok sayılmasına karsı savasım verilmeye baslanmıstır.
Kadının gorunmez ya da marjinal kılındığı veya tumuyle yok sayıldığı alanlardan biri de tarih yazımıdır. Yazılı tarihin baslangıcından bu yana tarih erkekler tarafından yazılagelmistir. Bu tarihin oznesi erkektir. Resmi tarih, kadınların yer almadığı savasları, devletlerarası iliskileri ve siyasi otorite etkinliklerini konu edinmektedir.
Yirminci yuzyılda gerek sosyal tarihin onemine yapılan vurgu, gerekse kadın hareketinin etkinliğinin artmasıyla, kadınların ve diğer ihmal edilmis grupların (isciler, siyah lezbiyenler, koyluler gibi) tarihi uzerine calısmalar yapılmaya baslamıstır. Postmodernist yaklasımlar tarih yazımının metinsel bir kurgu olarak da gorulebileceğini one surmus ve tarih yazımı ile edebiyat arasında gecislilik ongorulmustur. Ayrıca tarih yazımının nesnelliği sorgulanmaya baslamıstır.
Turler arası sınırların bulanıklasması, oto/biyografinin de tarihsel bir metin olarak gorulebilmesini sağlamıstır. Kadın tarihi soz konusu olduğunda oto/biyografi, mektup, gunluk gibi belgeler buyuk onem tasımaktadır. Resmi tarih yazımında ozne değil nesne olarak konumlanan kadınlar, erkek anlatılarının marjinal otekileri durumundadırlar. Kadınlara iliskin birincil kaynaklar ise tarihsel belgeler olarak nitelendirilmezler. Kadınların bıraktığı yazılı belgelerin azlığı dusunulduğunde, ulasılabilen tum belgeler dikkate alınmalıdır. Ulkemiz ozelinde bu sorunlara ek olarak alfabe sorunu yasamaktayız. Osmanlı Đmparatorluğu donemindeki kadınlara iliksin belgelere ulasmak kadar, farklı bir alfabe ile yazılmaları nedeniyle dilimize aktarılması da zordur. Az sayıda akademisyenin sabırlı calısmaları sayesinde bugun cok onemli bilgilere ulasma olanağı vardır. Uzun yıllar, kadınların siyasi haklarının, Cumhuriyet devrimleri sonrası olusan ilerici siyasal iklimde kadınlara bircok Batılı devletten once sağlandığı dusunulmustu. Ulkemizde Batılı kadınlarınkine benzer oy hakkı mucadelesi olmadığı dusuncesi yaygındı. Oysa Osmanlı kadınlarının bıraktığı yazılı belgeler (dergiler, gazeteler, gunlukler vb.) incelendiğinde on dokuzuncu yuzyıl sonlarında, kadınların yasamlarını sorgulamaya basladıkları gorulur. Bu donemde kadın olarak toplumda erkeklerle esit haklara sahip olmadıklarını fark edip, cıkardıkları gazete ve dergiler aracılığıyla kadınların farkındalık ve bilinc kazanması icin caba gosterirken, esitsizlik nedenlerini sorgulamıs ve esit birey olma arzularını acıkca dile getirmislerdir. Cumhuriyet’in ilanı oncesinde olduğu kadar, sonrasında da kadınlar bu yondeki cabalarını kurdukları dernekler aracılığıyla surdurmuslerdir.
Cumhuriyet’in ilanının hemen sonrasında Nezihe Muhiddin baskanlığında kurulan Kadınlar Halk Fırkası, kadınların secme ve secilme hakkının olmadığı gerekcesiyle partinin yasallasma basvurusu reddedildiği icin, parti olarak varlığını surdurememistir.
 
17. ÇEŞME TARİHİ DOKU ARAŞTIRMASI KORUMA VE RESTORASYON ÖNERİLERİ
412 SAYFA
EMEL KAYIN
 
18. “DENİZCİYE GÖZ KIRPAN SEVDALAR” DENİZ FENERLERİ                 144 SAYFA
M.VEFA TOROSLU
 
19. DERGÂH-I ABDAL MUSA:
A HETERODOX DERVISH TEKKE BETWEEN THE STATE AND THE PEOPLE
İNGİLİZCE                                                                                                          118 SAYFA
 
GİZEM KAŞOTURACAK
 
Bu çalışma Osmanlı Devleti ile heterodoks derviş tekkeleri arasındaki ilişkide gözlenen radikal değişimi açıklamaya yönelik bir hipotez oluşturmayı amaçlamaktadır. Osmanlı uç beyliğinin kuruluş aşaması olan ondördüncü yüzyıldan itibaren bu ilişkinin temeli karşılıklı çıkara dayanıyordu. Fakat yeni aktörlerin ve tehditlerin devreye girmesi ile beraber ilişkilerin doğası dikkat çekecek şekilde değişti.
Bu çalışma özellikle Safavî Devleti’nin ortaya çıkışını takiben gözlenen Osmanlılar ve heterodoks Kalenderî dervişler arasındaki ilişkilerdeki dönüşüm dönemini yani geç onbeşinci erken onaltıncı yüzyıla yoğunlaşmaktadır. Safavî da’vet’inin başarısı üzerine Osmanlıların heterodoks Türkmenlere ulaşabilmek için aracı bir ajana duydukları ihtiyaç ve bunu derviş tekkelerinde bulması fikri çalışmanın temel çıkış noktasıdır. Hacı Bektaş Tekke’sinde yapılan düzenlemeler ve bunların diğer Kalenderî tekkeleri üzerine yansıması bu konuyu derinlemesine analiz edebilmek için oldukça önemlidir.
Bu dönüşümler Elmalı, Antalya bulunan Abdal Musa Tekkesi üzerinden incelenecektir. Kalenderî bir derviş olarak ortaya çıkan Abdal Musa’nın bir Bektaşi Şeyhine dönüşümü ve tekkesinin doğrudan merkezî Hacı Bektaş tekkesine bağlanması heterodoks Türkmen kabilelerine onların bağlı olduğu heterodoks dervişlere yönelik bu Devlet politikasının belirgin bir örneğidir.
 
 
20. DİVRİĞİ İLÇESİNDE YAŞAYAN ALEVİLERDE DİNİ HAYAT VE YAYGIN HALK İNANIŞLARI                                 147 SAYFA
İbrahim Gökdemir
 
“Divriği’de Yaşayan Alevilerde Dini Hayat ve Yaygın Halk İnanışları” olduğu için alan araştırması gerktiren bir konudur. Saha çalışmaları anket veya mülakat tarzı bir yöntemi kullanmanızı gerektirir. Bu sebeple öncelikle Divriği ilçesinde yaşayan insanların böyle bir tez çalışmasına nasıl yaklaşacakları bilinmediği için ön hazırlık aşamasında bunun nabzı tutulmuş ve anket çalışmasına katılımın maalesef % 10’u geçmediği tesbit edilerek mülakat çalışması yapmanın daha doğru ve net bilgiler elde etmemizi sağlayacağı anlaşılmıştır. Mülakatta kullanılacak soru ve konular daha önceden belirlenmiş, bu tarz alan araştırması yapan eserler titiz bir şekilde incelenmiş ve bu sorular bir şablon haline getirilerek hazırlanmıştır. Çalışmalarımıza öncelikle ilçe insanını tanıma ve nasıl bir yaklaşım sergilenebileceğinin tesbiti ile başlanmıştır. Yapılan çalışmalar neticesinde yanımızda rehber kişiler olmadan hiçbir bilginin elde edilemeyeceği tesbit edilmiştir.
Ancak Divriği insanı böyle bir alan araştırmasına sıcak bakmamış, hep şüphe ve kuşkuyla bize karşı olumsuz bir yaklaşım sergilemişlerdir. Yaklaşık bir ay gibi bir süre sadece kendimize rehberlik edebilecek kişilerin tesbitine ve onların güvenlerini kazanmaya yönelik çalışmalar yapılmıştır. Araştırmamızın en önemli sıkıntısını da işte bu şüpheci ve kuşkucu tavır yaşatmıştır. Kendilerine müteşekkir olduğum bu rehber kişiler bile almış olduğumuz izin belgelerinde geçen “İlahiyat Fakültesi” ibaresinden dahi rahatsız olmuşlar ve bu çalışmadan kuşku duymuşlardır. Akademik bir çalışma olduğu konusunda maalesef tek bir ibare bile yöre insanını konuşmaktan vazgeçirebilmiştir. Fakat bütün bu yaşadığımız olumsuzluklara rağmen Divriği ilçe merkezide dâhil olmak üzere yaklaşık 35 köy ziyaret edilmiş ve genel bir kanaat elde edilmeye çalışılmıştır. İnsanların gerek kuşkucu ve gerekse mesafeli duruşları Divriği Yöresi Aleviliğinin inanç boyutlarını verirken yalnızca görüşme yapılan kaynak şahıslardan % 45’ini kullanabilmemize imkân sağlamıştır. Mülakat yoluyla görüşülen insan sayısı 130 olmasına rağmen bunlardan yalnızca 60 kişi bu tezimize kaynak teşkil etmiş ve bütün veriler bu 60 kişi temel alınarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Kendileriyle görüşülen kaynak kişilerden; 3 kişi Cenaze Hocası, 2 kişi Dede, 6 kişi okur-yazar değil, 7 kişi okur-yazar, 17 kişi İlkokul mezunu, 6 kişi Ortaokul mezunu, 9 kişi lise mezunu, 8 kişi Üniversite öğrencisi ve 2 kişi de Üniversite mezunudur. Bu kaynak şahıslardan alınan bilgiler konu içerisinde ayrı ayrı zikredilmemiş ve köyde yaşayanlar veya ilçe merkezinde yaşayanlar gibi bir ayrım da yapılmamıştır. Gerekli duyulduğu takdirde şahıs görüşlerine yer verilerek dipnota eklenmiştir.
Araştırmamız sırasında, kapalı bir toplum olma özelliği ve kuşkucu bir yaklaşım tarzı sergiliyor olmalarından dolayı direk olarak inaçla alakalı sorularımıza cevap alamazken, halk inanışları veya cenaze, düğün gibi konular hakkında bilgi alınırken kısmi olarak aralara serpiştirilen sorularla inanç yapıları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Mülakat yapılırken sorulan sorular öncelikle o konuda bilgi sahibi olan ehil kişilere sorulmuş ve bir kanaat elde edilmeye çalışılmış, ardından da diğer kaynak şahısların o konu hakkındaki görüşleri alınarak Divriği yöresi Alevilerinin halk inançları, ibadet anlayışları ve yaşantı tarzları ortaya konulmaya çalışılmıştır. İlçede yaşayan ilgili kişilerle mülakat yapılmaya çalışılmıştır. Doğum konusunda genelde bayanlarla, evlilik konusunda evli kişilerle, ölüm ile ilgili inanışlar konusunda bu konuda tecrübeli kişiler ve cenaze hocaları ile görüşülmüştür.
 
 
21. EISENSTEIN VE TARKOVSKY’DE SĐNEMA SANATI VE FELSEFE
Elif Nuyan                                    130 SAYFA
 
Bu calısmada, sanatın neliğini, cesitli sanat dallarında ve ozellikle de sinema sanatındaki teknik sorunları cozumleyerek arastıran Eisenstein’ın sinema kuramıyla, sanatın neliğini sanatın amacını sorgulayarak arastıran Tarkovsky’nin sinema kuramı karsılastırılmaktadır.
Her iki sanatcının da 20. yuzyılda insanlığın durumuyla ilgili kaygıları vardır. Eisenstein insanlığın icinde bulunduğu bunalımdan Marksist dunya gorusu sayesinde kurtulacağına inanır. Sinema sanatının kitleler uzerindeki donusturucu etkisini vurgular ve bu etkinin coğaltılması icin sinema sanatının malzemesinin yani goruntulerin nasıl kullanılacağına, isleneceğine dair olanakları arastırır. Eisenstein’ın doneminde sinemanın teknik olanaklarının arastırılması henuz baslangıc asamalarında bulunduğu icin Eisenstein, yonteme iliskin sorunlara oncelik vererek, ozellikle de kurguya iliskin sorunların cozumlenmesi uzerinde durur.
Eisenstein gibi insanlığın durumundan kaygılanan Tarkovsky’e gore ise sanat, insanlara kendi ic dunyalarını, varoluslarının anlamını gostermek icin vardır. Tarkovsky de sinema sanatının insanlığı kurtarmada onemli bir rol oynayabileceğine inanır. Sinemayı, insanlığın ahlaki acıdan cokusune engel olabilecek bir arac olarak gorur. Fakat insanlığın kurtulusunun, baskıcılığı yuzunden bırakıp kactığı Sovyet sosyalizmiyle de olamayacağını dusunmektedir. Đnsanlığın bulunduğu kriz durumunda, ideoloji empoze etmek yerine Tarkovsky, sinema aracılığıyla insanları, kendileriyle yuz yuze getirmeyi amaclar. Tarkovsky’e gore, sanatcı insanları kendi insanlık durumuyla yuzlestirmekle sorumludur.
Eisenstein’ın teknik sorunlara oncelik vermesine ve kuramında kurguya iliksin sorunların cozumlenmesi uzerinde cok fazla durmasına karsın, sanatın tekniğiyle ilgili sorunları tali olan zanaatkarlık sorunları olarak goren Tarkovsky, sinema sanatında tekniğe iliskin ustalığı zaten olmazsa olmaz, ama yeterli olmayan bir kosul olarak kabul eder.
Eisenstein ve Tarkovsky’nin kuramları karsılastırıldıklarında bazı paralellikler de gorulmektedir. Tarkovsky’nin kuramı etik problemleri ve evrensel değer sorunlarını on plana cıkarırken, Eisenstein’ın kuramı sanatta bicimle ilgili sorunları on plana cıkarır. Fakat her iki kuramcı da bicim olmadan iceriğin aktarılamayacağı ayrıca sanatın ve sanatcının insanlığa hizmet etmekle yukumlu olduğu konusunda benzer goruslere sahiptir.
 
 
22. EVRENİN DOKUSU BRIAN GREENE                                                       638 SAYFA
 
Uzay ve zaman, hayal gücünü başka hiçbir bilimsel konuya benzemeyen bir biçimde esir alır. Boşuna değil. Bunlar gerçekliğin alanını, evrenin en temel dokusunu oluşturur. Tüm varlığımız -yaptığımız, düşündüğümüz ve yaşadığımız her şey- uzayın belirli bir bölümünde ve belirli bir zaman diliminde gerçekleşir. Ama bilim hâlâ uzayın ve zamanın aslında ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bunlar gerçek fiziksel varlıklar mı, yoksa yalnızca yararlı fikirler mi? Eğer gerçeklerse temel yapılar mı, yoksa daha da temel bileşenlerden mi oluşuyorlar? Uzayın boş olması ne anlama geliyor? Zamanın bir başlangıcı var mı? Ortak deneyimlerimizin gösterdiği gibi, geçmişten geleceğe doğru karşı konulmaz biçimde akan bir yönü var mı? Uzay ve zaman üzerinde etki oluşturabilir miyiz? Bu kitapta, tutkuyla yürütülen üç yüzyıllık bilimsel araştırmaları izleyerek, evrenin doğası hakkındaki böylesine basit ama derin soruların yanıtlarını ya da bu yanıtlara ilişkin ipuçlarını bulmaya çalışacağız.
Bu yolculuk bizi tekrar tekrar konuyla yakından ilişkili, kapsayıcı olduğu kadar anlaşılması zor bir soruya götürüyor: Gerçeklik nedir? Biz insanlar yalnızca algılama ve düşünce gibi içsel deneyimlere sahip olduğumuza göre, bunların dış dünyayı doğru yansıttığından nasıl emin olabiliriz? Filozoflar çok uzun zamandır bu sorunun farkındaydı. Film yapımcıları, bu soruyu yalnızca kahramanlarının zihninde var olan, çok iyi ayarlanmış sinirsel uyarımlarca yaratılan yapay dünyaları kapsayan olay dizileri aracılığıyla yaygınlaştırdılar. Benim gibi fizikçiler de, gözlediğimiz gerçekliğin -uzay ve zaman sahnesinde evrilen maddedışarıdaki gerçeklikle, o da eğer varsa, ilgisiz olabileceğinin çok iyi farkındadır. Yine de elimizde yalnızca gözlemlerimiz olduğu için, onları ciddiye alırız. Sınırsız düş gücü ve fasılasız bir kuşkuculuk yerine sağlam verileri ve matematiksel çerçeveyi kılavuz olarak seçiyor, bugünkü ve gelecekteki deneylerin sonuçlarını öngörme ve açıklama kapasitesine sahip, en basit ama kapsamı en geniş kuramları araştırıyoruz. Bu da peşlerinden gittiğimiz kuramları ciddi bir biçimde sınırlıyor. (Bu kitapta, örneğin benim şimdi içi su dolu bir tankta, beynime binlerce uyarıcı tel bağlı olarak yüzmekte olduğumu ve yalnızca bu metni yazdığımı düşündüğümü gösteren hiçbir ipucu bulamazsınız.) Ama geçen yüzyılda fizik alanında yapılan keşifler, gündelik gerçekliği kavrayışımızda yaratıcı bilim kurgu ürünleri kadar olağandışı, akıl almaz ve paradigma sarsıcı değişiklikler yapmamızı gerektirmiştir. izleyen sayfalardaki gezintimizin çerçevesini bu devrim niteliğindeki değişiklikler belirleyecektir.
Cevabını bulmaya çalışacağımız sorular çağlar boyunca değişik biçimlerde Aristoteles, Galileo, Newton, Einstein ve daha başka sayısız bilim insanını uğraştıran sorularla aynıdır. Bu kitap, bilimin yapılmakta olduğu sırada neler olduğunu aktarmayı amaçladığından, bu soruların bir kuşak tarafından nasıl "cevaplandı" diye nitelendiğini, izleyen kuşaklarca nasıl altüst edildiğini ve sonraki yüzyıllarda yaşayan bilim insanlarınca nasıl geliştirilip yeniden yorumlandıklarını izleyeceğiz.
 
 
 
23. EVRENİN ZERAFETİ BRIAN GREENE             268 SAYFA
 
Albert Einstein hayatının son otuz yılı boyunca, birleşik alan kuramı olarak bilinen kuramı -doğanın kuvvetlerini, tutarlı bir tek çerçeve içinde tanımlayabilen bir kuramı- yakalamaya çalıştı.
Einstein'ı harekete geçiren nedenler, genellikle bilimsel çalışmalarla ilişkilendirdiğimiz şeyler, örneğin şu ya da bu deneysel veriyi açıklama çabası değildi. Tutkuyla sarıldığı bir inançtı onu harekete geçiren; evreni derinden anlamanın, onun en hakiki mucizesini, dayandığı ilkelerin basitliği ve kuvvetini ortaya koyacağı inancıydı. Einstein evrenin işleyişini, onun güzelliği ve zarafeti karşısında hepimizi hayretler içinde bırakacak önceden erişilmemiş bir açıklıkla resmetmeyi istiyordu.
Bu hayalini hiç gerçekleştiremedi, bunun da sebebi büyük ölçüde elindeki kâğıtların iyi olmamasıydı: Onun zamanında maddenin ve doğadaki kuvvetlerin temel niteliklerinin birkaçı
ya bilinmiyordu ya da en iyi ihtimalle pek iyi anlaşılmamıştı. Fakat geçen y a r ım asır içinde yeni kuşaktan fizikçiler -çıkmaz sokaklara dalıp çıkarak- seleflerinin keşifleri üzerine çalışıp evrenin nasıl işlediğine dair daha eksiksiz bir kavrayış oluşturmak için parçaları birleştirmeyi sürdürdü. Bugün, Einstein'ın birleşik bir kuram arayışında olduğunu açıklamasından ve bunda
başarılı olamamasından uzun zaman sonra, fizikçiler bu keşifleri, derinlikli görüşleri eklenti yerleri belli olmayan bir bütün haline getirmelerini sağlayacak bir çerçeve, prensipte bütün fiziksel olguları betimleyebilecek tek bir kuram bulduklarına inanıyor nihayet. Bu kitabın konusu da işte bu kuram, süpersicim kuramı.
Evrenin Zarafetini, fizik alanında ön cephelerdeki araştırmalardan doğan bu dikkat çekici görüşleri, geniş bir okur kesimi, özellikle de hiç matematik ve fizik eğitimi görmemiş okurlar için erişilebilir kılma çabasıyla kaleme aldım. Geçen birkaç yıl içinde süpersicim kuramı hakkında verdiğim konferanslarda, geniş kesimlerin, halihazırda sürmekte olan araştırmaların evrenin temel yasaları hakkında neler dediğini, bu yasaların kozmosu kavrayışımızda ne tür devasa bir yeniden yapılanma gerektirdiğini, devam etmekte olan nihai kuram arayışını ne gibi zorlukların beklediğini anlama arzusuyla yanıp tutuştuğuna tanık oldum. Umuyorum ki bu kitap, Einstein ve Heisenberg'den bu yana fizik alanındaki büyük başarıları açıklayarak, onların keşiflerinin çağımızın atılımlarında nasıl kocaman çiçekler gibi açtığını göstererek bu merakı hem zenginleştirir hem doyurur.
 
 
24. FOUCAULT’NUN FELSEFE ANLAYISI
- Temel Kavramlar Işığında Problem Alanları- 93 SAYFA
NihatPARİN                                                                                                       
 
Felsefe, bir rasyonellestirme etkinliğidir. Rasyonellestirmeden kasıt filozofun içinde bulunduğu dönemsel problemler veya tamamen spekülatif düsünmelerin bireyde olusturduğu merak sonrası bir sistem içinde akla uygun, aklın kabul edeceği bir tarzda izah edilmesidir. Her ne kadar felsefe bir rasyonellestirme etkinliği olsa da, rasyonellestirmeye sebep olan ve aynı zamanda rasyonellestirmenin konusunu da içeren özne/insan felsefe tarihinin en temel problemi ve problem alanlarının olusum nedenidir. Felsefe tarihinde Özne/insan denilince; olusturan, merkezde olan, hatta yaratan, her seyi sekillendiren amil olarak anlasılır. Felsefe tarihinde ona yüklenen anlam da budur. Öznenin bu kadar önemli olması kendisiyle beraber bir takım problemleri de günümüze kadar tasımıs olmasıdır.
Modern dönemin sahip olduğu özne ciddi elestirilere maruz kalacaktır. Modern dönemle beraber en büyük elestiri Frankfurt Okulu tarafından ciddi bir sekilde moderniteye getirilen elestiridir. Özellikle modernitenin ve modern toplum bağlamında kapitalist toplumun elestirisi çarpıcıdır Bu okul, modernitenin aklı araçsallastırmasını ve aklın dogmalardan kurtarılması sürecinde tam da aksi bir istikamette aklın kendisini dogmaya çevirmesi bağlamında aklı elestirmislerdir.
Frankfurt Okulunun elestirdikleri bir baska nokta ise modern toplumdur. Onlara göre bilgilerimizin ve ortak insani yönlerimizin kaynağı hepimizin akılcı varlıklar olmasıdır. Hegel bu düsünceyi "gerçek olan akılcıdır" seklinde ifade etmisti. Elestirel kuramın Hegel'in bu düsüncesinden istifade ettiğini söylemek ve bu temel üzerinden akılcı bir toplum modeli çıkarmak mümkündür. Đnsan olmamız nedeniyle hepimiz akılla düsünme özelliğine ya da potansiyeline sahibiz. Dolayısıyla akılcı toplum, içinde yasadığımız çevre kosullarını olusturup dönüstürme sürecine hepimizin katıldığı bir toplumdur. Bu da bizim elimize su anda varolan toplumları elestirebilmemizi sağlayan standart bir ölçü verecektir. Aynı bakıs açısıyla, bazı grupları iktisadi ve siyasi sürece katılmaktan alıkoyan ya da yine bazı grupları sistematik bir sekilde güçsüzlestiren toplumun akıldısı bir toplum olacağı rahatlıkla söylenebilir.
Bir baska elestiri de postmodern düsünürler tarafından aydınlanma düsüncesinin temelini olusturan rasyonalizmin, yani nesnel bilginin akıl yoluyla edinilebilir olduğuna duyulan inancın sarsılması ile birlikte baslayan ve bir bütün olarak modern felsefenin temel kategorilerinin sorunsallastırılması ve bu kategorilerin isletildiği epistemolojik ilkelerin yerinden edilmesine yönelik olmasıdır. Elestiri, özcülük, nesnellik, özne, gibi modern felsefeye içkin ve aydınlanma düsüncesinin temel dayanakları olan kavramlara getirilir. Bu, bir tür felsefenin sonudur.
Foucault, bu bağlamda, getirdiği farklı perspektiflerle, ilerlemeci bir tarih anlayısının olmadığını; modern epistemeyle, insanın içinde bulunduğu dönemin bir ürünü olduğunu temellendirerek öznenin olusturulan bir kavram olduğunu bunun da insanın ölümüne zemin hazırladığını ilan eder. Öznenin olusturulan bir kavram olması bilgi iktidar iliskisini olusturur. Modern düsüncenin olusturduğu iktidar ile bireylerin öznellestirildiği ve bu öznellestirmenin aynı zamanda öznenin/insanın ölümünü kendisiyle beraber getirdiğini söyler.
 
25. Gen Bencildir / The Selfish Gene                                                          139 SAYFA
Richard Dawkins
 
Şempanze ve insanın evrimsel geçmişlerinin yaklaşık yüzde 99,5'i ortaktır; yine de birçok mantıklı insan şempanzeye eğri büğrü, insanla ilişkisiz, tuhaf bir yaratık olarak bakar ve kendisini Mutlak Yaradan'a erişme yolunda bir basamak taşı olarak görür. Evrimci için böyle bir şey olamaz. Bir türü, diğer bir türden üstün kılacak hiçbir nesnel dayanak yoktur. Şempanze ve insan, kertenkele ve mantar, hepimiz, üç milyar sene kadar önce doğal seçilim olarak tanıdığımız bir süreç içerisinde evrimleştik. Her tür içerisinde, kimi bireyler diğerlerinden daha çok sayıda, yaşamını sürdürebilen döl vermişlerdir. Buna bağlı olarak da, üreme bakımından başarılı olan bireyin kalıtsal özellikleri (genler), bir sonraki nesilde sayıca artmıştır. İşte bu doğal seçilimdir (Genlerin farklı, gelişigüzel olmayan üremesi). Bizi doğal seçilim inşa etmiştir ve eğer kendi kimliklerimizi kavrayabilmek istiyorsak anlamamız gereken de bu doğal seçilimdir.
Darwin'in doğal seçilim yoluyla evrimleşme kuramı sosyal davranış çalışmalarının merkezi olmasına karşın (özellikle de Mendel genetiği ile birleştirildiğinde), yaygın bir biçimde göz ardı edilmiştir. Sosyal bilimlerde, sosyal ve fizyolojik dünyanın Darwin-öncesi ve Mendel-öncesi bakış açılarının oluşturulmasına adanmış devasa endüstriler gelişmiştir. [s.2] Biyolojide bile Darwin kuramının yanlış kullanımı ve ihmali şaşkınlık verici boyutlarda olmuştur. Bu garip gelişim, nedenleri her ne olursa olsun, sona ermek üzeredir. Darwin ve Mendel'in olağanüstü çalışmaları, sa-yıları sürekli artmakta olan araştırmacılar tarafından genişletiliyor. Bunların arasında, özellikle, R. A. Fisher, W. D. Hamilton, G. C. Williams ve J. Maynard Smith adlarını sayabiliriz. Şimdi de, ilk kez olarak, bu doğal seçilime dayalı, önemli sosyal kuram Richard Dawkins tarafından basit ve popüler bir üslupla sunulmaktadır.
Dawkins sosyal kuramdaki yeni çalışmaların ana temalarını birer birer ele alıyor: Özverili ve bencil davranış kuramları, çıkarcılığın genetik tanımı, saldırgan davranışların evrimi, kan bağı kuramı (ebeveyn-döl ilişkileri ve sosyal böceklerin evrimleşmesi de dâhil), eşey oranı kuramı, ters özveri, aldatmaca ve eşey farklarının doğal seçilimi gibi... Kavramların altında yatan kuramın ehli olmanın verdiği güvenle Dawkins, bu yeni görevi hayranlık verici bir duruluk ve üslupla yerine getiriyor. Geniş biyoloji bilgisini kaynak alarak, okuyucuya biyolojinin zengin ve büyüleyici literatüründen bir tutam sunuyor. Yayınlanmış çalışmalarla fikir ayrılığına düştüğünde (benim kendi saplantılarımdan birini eleştirirken olduğu gibi) hemen hemen her zaman doğru hedefe yönelik. Dawkins ayrıca, sergilediği mantığı durulaştırmak için çaba harcıyor ve böylelikle de okuyucunun verilen mantığı uygulayarak tartışmayı daha da ileri götürmesini (ve hatta kitapta tartışılanları aşmasını) amaçlıyor. Tartışmalar ise çok yönlü. Örneğin, aldatmaca hayvanlar arası [s.3] iletişimde temel nitelikteyse (ki Dawkins böyle düşünüyor), bunu tespit etmek için kuvvetli bir seçme olmalı ve bu da, söz konusu aldatmacayı ele vermemek için bazı güdüleri ve gerçekleri açığa çıkarmayacak, kendini tanımanın kurnazca yöntemleri ile bir kendini aldatma düzeyi benimsenmesine yol açmalı. Bu nedenle, doğal seçilimin sinir sisteminin evrimleşmesi lehine çalıştığı ve bunun da dünyaya ilişkin daha doğru görünümler üreteceği yolundaki alışılagelmiş bakış açısı aklın evrimine pek naif bir yaklaşım olarak karşımıza çıkıyor.
 
 
26. GENÇ YETİŞKİNLİKTE KİŞİLERARASI İLİŞKİLERİN CİNSİYET, CİNSİYET ROLLERİ VE YALNIZLIK ALGISI AÇISINDAN İNCELENMESİ                                       318 SAYFA
SEVAL İMAMOĞLU
 
GİRİŞ
1.1. PROBLEM
En ilkel yaşam dönemlerini kapsayan tarih öncesi çağlarda bile insanoğlunun birbiri ile ilişkisi merak konusu olmuştur. Çevresini etkileyen ve çevresinden etkilenen insanoğlu, geliştirdiği ilişkiler ile varlığını sürdürme ve temel ihtiyaçlarını karşılama olanağı bulmaktadır. Bu nedenledir ki, kişilerarası ilişkilerde temel olan anahtar kelime “ihtiyaç”tır ve bu doğrultuda kişilerarası ilişkiler incelenirken de, ihtiyaçlar ile ilişkiler birlikte ele alınmıştır.
Plutchik (1997) tarafından, “bireylerin diğer kişilerle olan ilişkilerinde yaşadıkları duygu, düşünme ve davranış stilleri” olarak tanımlanan kişilerarası ilişki kavramı, “iki ya da daha fazla insan arasında gelişen, farklı ihtiyaçlardan kaynağını alan, tanışıklıktan samimiyete kadar farklı yoğunlukta yaşanan, karşılıklı duygusal etkileşim ve davranımlar” olarak tanımlanabilir. Duygu, düşünce ve davranışının tutumu oluşturan örüntüler olduğu kabul edildiğinde, kişilerarası ilişkilerin duygu, düşünce ve davranış boyutlarını içeren bir kavram olacağı da kabul edilecektir.
Leary, kişilerarası ilişki kavramını açıklarken, kişilerarası davranış kavramı üzerinde odaklanmıştır. Ona göre kişilerarası davranış, “bir insanın bir diğerine yönelik açık, bilinçli, etik ya da sembolik davranışları” olarak tanımlanmaktadır (Leary, 1957, s.4).
McAdams (1989) insanoğlunun diğerleri ile olmasını gerektiren dört eğilime sahip olduğunu savunur. Bunlar; duygusallık (öfke, korku ve kin gibi olumsuz duyguları ifade etme eğilimi), aktivite (bireyin tipik olarak gösterdiği fiziksel hareketlerin derecesi), dürtüsellik (bireyin kasıtlı olmadan, bir hareketten diğerine geçme ve kendini kontrol etmede güçlük yaşama derecesi) ve sosyallik (dışa dönük ve arkadaşça davranışlar sergileme ve diğerleri ile birlikte olmaktan hoşlanma eğilimi)’dir.
 
 
27. GENÇ İŞSİZLERİN SOSYO –EKONOMİK SORUNLARINA İLİŞKİN BİR İNCELEME
-SİVAS ÖRNEĞİ-                                                                                                                      226 SAYFA
SİRET KARASOY
 
28. İNTERNET VE GENÇ KİMLİĞİ                                                                  144 SAYFA
GÜLTEN KIR
 
Küresellesme (globalization), enformasyon toplumu, post-kolonyalizm, küyerellesme (glocalization), post-modernizm, tüketim toplumu ya da sanayi sonrası toplumu gibi kavramlar son dönem tartısmalara damgasını vurmakta, yaklasımlar çesitli açılımlarla kendi içinde devam etmekte ve bu kavramların birbirinden bagımsız kullanılabilmesi ya da kavramlar arasında somut ayrımlar yapılabilmesi çok olanaklı olmamaktadır. Dolayısıyla elde edilen çıkarımlar biri digerinin sebebi, sonucu, öncülü ya da destekleyici unsuru görünümünden ibaret kalmaktadır.
Kavramların birbiriyle yakından ilintili bu görünümü tartısmaların en fazla küresellesme ve bu süreçle paralel gelisen kültürel boyut üzerinde yogunlasmasına neden olmaktadır. Küresellesmenin ortaya çıkıs nedenleri dogrudan ekonomik temele dayandırılsa da, ekonomik alandaki degisimler toplumsal alandan ayrı tutulamaz. Küresellesme süreciyle uluslararası düzeyde artan baglantılılık ve hareketlilik kültürel hayatı da aynı ölçüde baglantılı ve hareketli kılmaktadır. Süreçle birlikte artık küresel bir kültürden söz edilir hale gelmektedir.
Ekonomik alanda esnek ve teknoloji agırlıklı üretim biçimine geçilmesine kosut olarak kapitalizmin yeni zaman-mekân kavrayısı toplumsal yasamın bu süreçten derin biçimde etkilenmesine neden olmaktadır. Bu süreç, daha erken ekonomik biçimlerin daha eski emek biçimlerini, onların geleneksel örgütsel kurum ve kavramlarını içeren evrensel bir ölçekte yeniden yapılanma sürecinde bulundukları kapitalizmin iki asaması arasındaki bir geçis dönemidir. Artan hareketlilik ve baglantılılık tüm toplumları bir dönüsüm ve geçis dönemi içine sokmaktadır. Bu dönüsüm sürecinde, Batı merkezli bir hareket olarak baslayan küresellesme Batılı ülkelere ya da merkez ülkelere daha avantajlı biçimde yansımaktadır. Bu etki küresellesmenin türdeslestirici bir özelligi olarak “kültürel emperyalizm” biçiminde de degerlendirilmekte ve tartısmalara neden olmaktadır. Küresellesmenin türdeslestirici etkisini Ritzer bir ayrımla ele almaktadır. Süreç içinde Amerikan ürünlerinin egemenligini ve reklâm bombardımanını küresellesmeden ayırarak “Amerikanlasma” olarak ele almaktadır. Ona göre küresellesme daha çok birçok ülke arasındaki çok yönlü bir iliskiyi anlatmaktadır.
 
29. İSTANBUL CEM EVLERİNDE CEM ERKÂNI, RİTÜELLER VE MÜZİKAL FORMASYONLAR ÜZERİNE ANALİTİK KARŞILAŞTIRMA                          479 SAYFA
SEVGİ DEMİR
 
İnanç her kültürde varolan ortak bir kavramdır ve bu ana baĢlık altında her türlü farklıkla karĢılaĢabilmek mümkündür. Belki de bu sebeple tarih boyunca savaĢ sebebi olarak çok fazla karĢımıza çıkma sebebi de budur. Her toplum kendi kültürünün egemen olması için uğraĢır durur. Ya da en azından herhangi bir müdahale görme kaygısı taĢımadan inancına uygun yaĢayabilmeyi ister. Ġstanbul, geçmiĢte olduğu gibi günümüzde de bu anlamda en çok çeĢitliliğe sahip ve birçok farklı kültürü bünyesinde barındıran bir Ģehir olma özelliğini korumaktadır. Burada yaĢayan her toplum bir yandan Ģehrin yaĢamına ayak uydurmaya çalıĢırken, bir yandan da geçmiĢten getirdikleri kültür öğelerini bugüne yansıtabilmek ve doğal olarak geleceğe taĢıyabilmek amacını taĢır. Ülkemizin birçok Ģehri gibi Ġstanbul da, bu aktarım sürecinde çok önemli bir yeri olan tarihi ibadet mekânlarına ev sahipliği yapmaktadır. İstanbulun eski BektaĢi Dergâhları, bu mekânlar arasında kayda değer bir tarihe ve sayıya sahiptir. Osmanlıda hem ilmi hem de askeri açıdan faaliyet gösteren BektaĢi Dergâhları uzun yıllar boyunca kaderlerine terk edildiklerinden, yakın geçmiĢimize kadar harabe Ģeklinde varlıklarını sürdürmekteydiler. BektaĢiliğin Anadolu kolu olarak tanımlanan Alevilik ise Anadoluda daha kapalı bir toplum olarak yaĢamına devam etmekteydi.
Anadolu Alevilerinin tümü aynı zamanda “Serçeşme” olarak bilinen Hacı BektaĢ Veli Dergâhına bağlıdır. KonuĢma dilimizde Alevi-BektaĢi olarak yer etmiĢ olan bu inançlar teoride aynı olmakla birlikte pratikte birbirlerinden farklıdırlar. Hatta Anadolu Aleviliği de kendi içinde birçok fark sergileyebilmektedir. ÇalıĢmamız, kırsal yaĢamdan ĢekillenmiĢ ve olgunlaĢmıĢ bir inanç olan Alevilik ve ibadet Ģekli olan cemlerin, kent koĢullarındaki değiĢim-dönüĢüm sürecini tespit etmek amacını taĢır.
ÇalıĢmanın ilk bölümünde eski ve yok olmaya yüz tutmuĢ BektaĢi Dergâhlarından, aynı mantıkla yeni inĢa edilen cemevlerine dönüĢüm süreci anlatılmıĢ, ardından Alevi örgütlenmeleri, buna bağlı olarak cemevlerinin bağlı oldukları belli baĢlı kurumlar ve bağımsız kurumların iĢlevsel yapılarına kısaca değinilmiĢtir. Bu kurumların söylemleri ve bunların cem ritüellerine etkisi olup olmadığı ilgili bölümlerde incelenmiĢtir.
AraĢtırmanın temelini teĢkil eden cem erkânı ve ritüeller, görüntü kaydı yapılan ve izlenen cemlerdeki uygulama sırası göz önüne alınarak belirlenmiĢ, dedelerle ve zakirlerle yapılan görüĢmeler doğrultusunda ifade edilmeye çalıĢılmıĢtır. AraĢtırmaya dâhil olan on cem, ritüel sırası ve zamanlama öğelerinin bulunduğu ritüel çizelgeleri ile belli bir Ģablona oturtularak gösterilmiĢtir. Bu çizelgeler üzerinden yapılan değerlendirmelere göre; cemevlerinin mekân olarak kullanımı dıĢında herhangi bir kuruma bağlı olmadan yapılan görgü cemleri, Cem Vakfı tarafından belirlenen ve birçok cemevinde uygulanan cem örneği ve buna bağlı olarak yine çoğunlukla benzerlik gösteren müzikal eserler, ritüeller açısından aynı olmakla birlikte müzikal eserlerin özellikleri açısından farklı olan cemler, son sırada ise hem eserler hem de ritüel sıralaması farklı cemler olarak sınıflandırabileceğimiz dört tip cem olduğunu söylemek mümkündür. Bunlar yalnızca araĢtırmamız neticesinde ortaya koyulabilenlerdir. Ancak ülke geneline bakarak bir sonuç çıkarmaya çalıĢıldığında bu çeĢitlilik artacaktır. Bu çalıĢma ile yalnızca Ġstanbul Ġli sınırları içinde bulunan ve araĢtırmaya zaman-mekân çerçevesi içinde uygun düĢen cemevlerinden derlenen bilgilerle, büyük Ģehir yaĢamının geleneksel bir toplumun yaĢantısına olan etkileri de göz önüne alınarak, ortalama bir sonuca ulaĢmak amaçlanmıĢtır.
Ritüel çizelgelerinde yer verme imkânı bulamadığımız ancak cem ibadetinin vazgeçilmez unsurları olan hizmetler ve duaları, ayrı bir bölümde incelenmiĢtir. Dualar da yörelere göre çeĢitlilik göstermektedirler. Bu sebeple ilgili bölümde, inceleme sahasında bulunan cemlerden örnekler verilmekle yetinilmiĢtir.
 
 
30. İZMİR İLİNDE KALELER (Bizans ve Türk Devri)                                   358 SAYFA
Hazal Ceylan ÖZTÜRKER
 
I. GİRİŞ
A- Araştırmanın Amacı ve Kapsamı
Tarihsel süreç içerisinde çeĢitli kültürlere ev sahipliği yapan Ġzmir, jeopolitik konumu ile Antik çağlardan günümüze kadar önemini korumuĢtur. Sahip olduğu bu jeopolitik avantaj ve limanları sebebi ile kesintisiz bir yerleĢime sahne olmuĢtur.
Anadoluda değiĢen siyasi dengelere bağlı olarak artan nüfus ve deniz ticareti, savunmayı daha önemli hale getirmiĢ, buna paralel olarak Helenistik Dönemde ilk Ģehir surları inĢa edilmeye baĢlanmıĢ ve belli noktalarda güvenli garnizon alanlar yaratmaya yönelik savunma hatları oluĢturulmuĢtur. Kalelerin inĢa ve onarımına sırasıyla Roma, Bizans, Beylikler ve Osmanlı Dönemlerinde devam edilmiĢ ve Ģehir, savunma mimarisinin her dönem özelliklerini ortaya koyan aynı zamanda tarihsel süreç içerisinde kazandığı geliĢim
çizgisini yansıtan yapılarını bünyesine dâhil etmiĢtir.
“Ġzmir Ġlinde Kaleler” adlı tez çalıĢmasında, Kalelerin kataloglanarak mimari tanımları ve tarihlendirilmesi yapılmıĢ, Ġzmir Kaleleri ile ilgili bilgi boĢluğunun doldurulması amaçlanmıĢtır. Ġzmirin jeopolitik konumunun önemi ve kalelerin mimari geliĢimi üzerinde durularak, Ģehrin geçirdiği fiziksel evrime dikkat çekilmeye çalıĢılmıĢtır.
ÇalıĢmanın temel amaçlarından bir diğeri ise her geçen gün, insan ve tabiatın tahribatına açık olan, farklı dönemlere ait izleri barından bu yapıların belgelendirilmesidir. ÇalıĢma konusunun kapsamı, Ġzmir ili sınırları dahilindeki tüm bölgeyi kapsamakta olup, Ġzmir ilindeki kalelerden sadece Bizans ve Türk Dönemlerine ait olan kaleler ile sınırlandırılmıĢtır. Bu kapsam ve sınırlılık doğrultusunda Ayasuluk ( St. Jean, Selçuk ) Kalesi, Çandarlı Kalesi, Metropolis Kalesi, ÇeĢme Kalesi, Foça BeĢ Kapılar Kalesi, Kadifekale, Keçi Kalesi ve Sığacık Kalesi çalıĢma kapsamı içerisinde çalıĢılmıĢtır. Bu örnekler arasında ilk inĢası Bizans döneminden öncesine tarihlenen Kadifekale ve Metropolis Kalesi, Bizans ve Türk dönemlerinde de onarılarak kullanılmaya devam edilmesi sebebi ile çalıĢma konusuna dahil edilmiĢtir. Buna karĢılık Efes ve Pergamon surları esas itibari ile Bizans öncesi devirlerin özelliklerini taĢıdıklarından dolayı çalıĢma kapsamı dıĢında tutulmuĢtur. Kaynak araĢtırmaları sırasında belirlediğimiz Foça DıĢ Kalesi ve Sancakburnu Kalesi, askeri garnizon bölgesi içerinde kalması sebebi ile çalıĢma izni alınamamıĢ ve çalıĢma kapsamı dıĢında bırakılmıĢtır.
ÇalıĢma kapsamı içerisindeki bazı kaleler ilk kez ayrıntılı olarak çalıĢılmıĢtır. Daha önceden yayınlara geçmiĢ olan kaleler ise ayrıntılı olarak incelenmiĢ ve ilgili bölümlerde değerlendirilmiĢtir. Ġzmir Kalelerinin ilk kez bir araya getirildiği bu çalıĢmada, konu ile ilgili bilgi eksikliğinin doldurulmasının yanı sıra elde edilen sonuçlarla da savunma mimarisi alanıyla ilgili Sanat Tarihi araĢtırmalarına adım kazandırabilecektir.
 
31. ALEVİ MÜZİK UYANIŞI BAĞLAMINDA İZMİR YAMANLAR ALEVİ GÖÇMENLERİNİN MÜZİK PRATİKLERİ                                                        237 SAYFA
Serap AKDENİZ Danışman Prof. Dr. Ayhan EROL
 
Aleviler, Hz. Ali’yi manevi önder olarak kabul eden, inanç ve ibadetleriyle Ortodoks Müslümanlardan çok farklı bir yapıya sahip, kendilerine özgü toplumsal kurumları olan heteredoks Müslümanlardır. Diğer bir deyişle, Hz. Ali’nin halifeliğini kabul eden, soydan gelen dedeleri olan, ibadetlerini cem adını verdikleri toplantılarda, deyişleri ve semahlarıyla yapan topluluklardır. Aleviler birçok farklı etnik topluluktan oluşmuş olmakla birlikte, Alevilik çatısı altında kültürel kimliklerini sürdürürler.
16.yy’dan bu yana gördükleri baskı ve zulüm sonucunda inanç ve kültürlerini kendi içlerinde yaşayarak, kapalı toplum özelliklerini koruyan Aleviler, 1960’larda, kentleşme ve endüstrileşme sonucunda köyden kente göç etmeye başlamışlardır. 1980’lerin sonunda ise geçmişteki kapalı toplum yapısından uzaklaşarak, kentsel ortamlarda örgütlenmeye ve kamusal ortamlarda görünürlük kazanmaya başlamışlardır. Böylece Alevi uyanışı’nın (revival) oluşum süreci başlamıştır. Aynı yıllarda, Alevi kültürel uyanışına paralel olarak, Alevi müzik uyanışı da karşımıza çıkar. Diğer bir deyişle, unutulmaya yüz tuttuğu ya da geçmişe ait olduğu düşünülen müziğin yeniden gündeme gelmesi olarak ifade edilen ‘müzik uyanışı’ (music revival) Alevi müziği için de geçerlik kazanmaya başlamıştır. 1980’lerden sonra Alevi müziğinin çekirdek uyanış önderleri olarak tanımlanan Arif Sağ, Sabahat Akkiraz, Erdal Erzincan gibi Alevi müzisyenler, Alevi müziğinin yeniden canlanmasına önemli katkılarda bulunarak, bu müziği yeniden inşa etmişlerdir.
Kırdan kente göçün olgunlaşmaya başlamasıyla kendisini gösteren Alevi uyanışı ile birlikte, Alevi geleneksel sözlü kültürü, yazılı kültüre doğru bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu süreçte kentsel örgütlenme sonucunda ortaya çıkan değişim, Alevilerin cem ritüeline de yansımıştır. Bu çalışmada öncelikle kırsal ve kentsel ortamlardaki cemlerin genel yapısı, müziği ve semahlardaki farklılıkların ne olduğu ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci önemli odağı ise, Alevi müzik uyanışının cem içi ve cem dışı müzik pratikleri ile semahlara nasıl yansıdığı ve bunun Alevi kültürel kimliğine etkilerinin ne olduğudur.
Bu amaçla, İzmir Yamanlar Mahallesi’nde yer alan ‘Alevi Kültür Dernekleri Karşıyaka Şubesi’nde bölgenin Alevi göçmenlerinin müzik pratikleri, yapılan alan çalışması, gözlem ve görüşmeler sonucunda ele alınmıştır. Derneğin adının yaygın kullanımı ‘Yamanlar Cemevi’ olduğu için, bu çalışmada da genelde bu isim tercih edilmiştir. Alan çalışması için Yamanlar Cemevi’nin seçilmesinin sebebi, burada cemevinin dedesinin dışında, farklı dedelerin katılımıyla yöre cemlerinin yapılıyor olmasıdır. Böylece hem cemevi dedesinin yürüttüğü cemler, hem de farklı yörelerin dedelerinin yürüttüğü cemler izlenerek, Alevi müzik uyanışının bu cemlerdeki müzik pratiklerine yansıması ele alınmıştır. Ayrıca farklı yörelerden gelen zakirlerin müzik pratiklerinin izlenmesiyle, Alevi müziğindeki söz-ezgi birlikteliğine ilişkin farklı durumlar gözlenerek yöresel farklılıklardan doğan ezgisel çeşitliliklerin de ortaya konması hedeflenmiştir. Diğer bir deyişle, Alevi müziğindeki birliğin ve çeşitliliğin eş zamanlı inşası ve bunun Alevi kültürel kimliğini sürdürmedeki rolünün ne olduğunun anlaşılması çalışmanın temel dinamiğini oluşturmuştur.
 
 
32. KENT YOKSULU GENÇLERİN TÜKETİM TOPLUMUNDA YAŞAMA DENEYİMLERİ: ANKARA ÖRNEĞİ                                                                   318 SAYFA
Melike AKTAŞ YAMANOĞLU
 
Günümüz toplumlarını birer “tüketim toplumu” olarak yorumlayan akademik çalı!malar, tüketimin tüm toplumsal alanlarda sahip oldu#u ba!at rolün altını çizmektedirler. Tüketim her zaman için toplumsal hayatın önemli bir parçası olmasına ra#men, günümüz toplumlarından “tüketim toplumu” olarak bahsedilmesi, bu toplumlardaki bireylerin tüketti#ine dair alelade bir gerçekten daha farklı bir gerçe#e de vurgu yapmaktadır. Tüketim toplumu, tüketim merkezli ya!am biçiminin ve ya!am stratejisinin seçiminin cesaretlendirildi#i ve sürekli olarak desteklendi#i, bireylerin tüketici “rolleriyle” veya “yetenekleriyle” öne çıktı#ı bir toplum olarak ele alınmaktadır. Böylece tüketicilerin tüketim alanında gösterdikleri “performans” bir “ba!arı” ölçütü haline gelmekte ve tüketim toplumuna dahil olabilme ile tüketim toplumundan dı!lanma arasındaki ayrımı düzenleyen bir prensip olarak i!lev görmektedir.
Literatürde tüketim toplumunu konu edinen çalı!malar genel olarak “tüketimin toplumsal ya!amı ku!atması” üzerinde dururken, tüketim toplumunu homojen bir yapı olarak ele alınmakta ve farklı toplumsal katmanların farklıla!mı! tüketim pratikleri nadiren inceleme konusu yapılmaktadır. Bu ba#lamda tüketim toplumunun yoksulları ancak birer “arızalı”, “yetersiz” veya “kusurlu” tüketici olarak kavramsalla!tırılmakta ve yoksulların fiili tüketim pratiklerine dair ayrıntılı analizlere tüketim toplumuna ili!kin literatürde yeterince yer verilmemektedir. Öte yandan yoksulluk konusundaki literatürde de yoksulların tüketimleri oldukça sınırlı bir !ekilde yer bulmaktadır. Yoksullu#un dar anlamda “yetersiz tüketim kapasitesi” olarak kavramsalla!tırılması, hem yoksullu#un çok boyutlulu#unun anla!ılmasını engellemesi hem de yoksulların tüketimle ili!kilerini yalnızca maddesel yoksunlu#a indirgemesi nedeniyle sorunludur.
Tüketim toplumunda yoksul olmak, Zygmunt Bauman’nın ifadesiyle (1999: 60) “unutulmanın, yoksun bırakılmanın ya da a!a#ılanmanın, ba!kalarının girebildi#i toplumsal !ölenden dı!arıya atılmanın üzüntüsüne dönü!en bir yetersizli#e” i!aret ederken, bu süreci yoksul bir genç olarak deneyimlemenin daha !iddetli dı!lanma süreçleri üretti#i öne sürülebilir. Zira tüketim toplumunda gençlerin tüketici olarak sahip oldu#u “ayrıcalıklı” bir konum bulunmaktadır. Genç tüketici gruplarının kârlılı#ı yüksek bir pazar kategorisi olu!turuyor olması, pazarlama mesajlarının bu hedef kitle üzerinde yo#unla!masına neden olmaktadır. Gençlerin ayrı bir tüketici grubu olarak kabul görmesi II. Dünya Sava!ı’nın ertesinde gençlerin tüketim harcamalarındaki yükseli! ve tüketim tercihlerinin farklıla!ması ile birlikte gerçekle!irken (Abrams, 1959), gençlerin olu!turdu#u pazarın zenginli#i özellikle 1980 sonrası dönemde e!i görülmemi! düzeylere ula!mı!tır (Zaim, 2006: 92). Yoksul gençler, gençlere yönelik tüketim pazarının ancak kıyısında yer alabilmelerine ra#men, tüketim yönelimli baskılara di#er toplumsal katmanlardan gençler gibi maruz kalmakta ancak sahip oldukları kısıtlılıklar nedeniyle tüketim alanına katılımda çe!itli güçlüklerle kar!ıla!maktadırlar. Genç olmanın anlamının, tüketime “özgürce” katılabilmek olarak yeniden tanımlandı#ı tüketim toplumunda yoksulluk nedeniyle bu “özgürlüklerden” mahrum kalmak, yoksul gençlerin dı!lanma süreçlerine yeni boyutlar eklemektedir.
 
 
33. DİNÎ, SİYASÎ VE SOSYAL ETKİSİ AÇISINDAN MUHAMMED B. HANEFİYYE VE HAYATI (16/637-81/700)                                                                             264 SAYFA
HÜSEYİN GÜNEŞ
İlahî öğretiler kervanının son halkası olan “İslâm Dini”nin peygamberi, son peygamber Hz. Muhammed (sav), “cahiliye” olarak nitelenen bir toplumla karşı karşıya idi. Bunlar, dinî, siyasî ve sosyal birlikten uzaktılar. Düzensiz, kendi başına hareket eden, hak ve hukuk tanımayan, ahlâkî ve insanî değerlerden uzaklaşmış, ömürleri birbirleriyle savaşmak ve yağma ile geçen bir toplumdular. Ancak O, kendisine “vahyedilen öğretiler” çerçevesinde 23 sene gibi kısa bir sürede onları tevhid/birlik sancağı altında toplamıştır. “Kardeşlik sözleşmesi”yle birbirlerine kenetlenmiş olan bu insanlar, kardeşini kendi nefsine tercih eder duruma gelmişti. Artık hak ve hukuka riayet eden, attıkları her adımın hesabının bir gün mutlaka sorulacağının bilincinde olan, savaşı değil barışı esas alan, ahlâkî ve insanî değerlerin timsali bir toplum meydana gelmişti. İşte böylesine “mucizevî bir inkılâb”ın formülü olan ilahî öğretileri, yani Kur'ân ve Sünneti ardında bırakan Rasûlullah (sav), ümmetine bu emanetlere sımsıkı sarılmalarını, aksi takdirde sonlarının hüsrân olacağına dikkat çekerek, görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla hayata gözlerini yummuştur.
 
 
35. MEDYA VE GENÇLİK: 15–24 YAS ARASI GENÇLERİN TELEVİZYON DİZİLERİNİ İZLEME PRATİKLERİNDEKİ DÖNÜSÜM                                                       291 SAYFA
VAHİT İLHAN
 
Medya; her türden sözlü, yazılı, basılı, görsel metin ve imgeleri içeren çok genis iletisim araçlarını kapsayan bir kavramdır. Bu kavramın içine gazeteler, dergiler, kitaplar, brosürler gibi basılı, televizyon, sinema gibi görsel-isitsel ve radyo gibi isitsel kitle iletisim araçları girmektedir. Günümüzde bu kavrama yeni iletisim teknolojileri olarak sınıflandırılan cep telefonu, sayısal televizyon ve internet gibi yenileri de eklenmistir.
İçinde bulundugumuz modern zamanlarda medya yine tartısmaların odak noktasında yer almaktadır. Bu ortamda televizyon, giderek etki alanını genisletmesi ve insan yasamının hemen her alanına ve anına farklı mecralarla nüfuz etmesi sayesinde birey/toplum üzerindeki etkisi noktasındaki tartısmalarda basrolü oynamaktadır. Tartısılan asıl nokta ise günümüzde medyanın, özellikle televizyonun, yeniden üreten, sekillendiren, yöneten, kontrol eden ve hatta yargılayıp, infaz eden bir iktidar aracına dönüss olmasıdır. Ancak bu düsüncenin aksine ve alanda yaygın olarak kabul gören geleneksel anaakım yaklasımına göre bir medya olarak televizyon ideolojisi olayları ve anlamları oldugu gibi aktarması üzerine kuruludur; özellikle _ngiltere’deki pratikler ise bu ideolojiyi hiç de desteklememektedir. Aslında baslangıçta Birmingham’da yapılan kitle iletisim arastırmaları da ABD’de oldukça yaygınlass olan kitle iletisim arastırmalarının etkisinde gelismistir. Ancak bir süre sonra Amerika’daki ampirik arastırma gelenegi yerine, medyayı basat bir ekonomik ve ideolojik güç olarak gören ve bunun toplumdaki diger iktidar yapılarıyla iliskisini sorgulayan bir yaklasım ortaya çıkmıstır. Kültürel Çalısmalar gelenegi adı altında çalısmalar ortaya koyan bu yaklasım çerçevesinde, anaakım çalısmalarının aksine elestirel bakısıyla kitle iletisim araçları, izleyici ve arada yasanan mesaj alısverisi çok farklı sekilde ele alınmıstır. Bu farklılıktan yola çıkılarak ortaya konulan çalısmanın kuramsal çerçevesi ise elestirel yaklasımlar tarafından belirlenmistir. ‘Durdugunuz nokta bakıs açınızı belirler’ mantıgından hareketle ve kuramsal açıdan bir ‘grand theory’ ortaya konulamayan alan içinde bir anlamda taraf seçilerek Kültürel Çalısmalar gelenegi çerçevesinde konular ele alınmıstır.
Yapılan görgül çalısma teorik olarak Kültürel Çalısmalar gelenegi zemininden hareketle ortaya konulmakta, çalısma kapsamında alımlama (reception) analizi uygulanmaktadır. Kültürel Çalısmalar yaklasımı çerçevesinde yapılan alımlama çözümlemeleri, medya tüketiminin heterojen pratiklerinde iktidar iliskilerinin nasıl örgütlendigine bakmakta; medya tüketimini anlam ve haz üzerine kültürel mücadele alanı olarak ele almaktadırlar. Bu bakıs açısından çıkan, televizyon yapıtı ve tüketimine (özellikle melodram dizisi ve günlük meseleler) ve baska kültürel metinlere (özellikle gazeteler, dergiler ve popüler romanlar) iliskin görünüste sonsuz bir çalısmalar selidir. Bu çalısmaların pek çogu için asıl amaç, izleyicilerin hakim mesajlara ne ölçüde ‘direnme’ kapasitesine sahip olduklarını belirlemektir (Smith 2005, 216). Kültürel Çalısmalarda gazetecilik metinlerinin yanında medya metni olarak nitelendirilen ve eglendirme amacı tasıyan popüler televizyon dizileri ve çesitli programlar da analiz kapsamına alınmaktadır. Bu kapsamda medya aracılıgıyla çesitli sınıflandırma semaları olusturulmakta ve okurda/izleyicide belirli bir bilinç baglantıları ve uyarımlar olusturulmaya çalısılmaktadır. Gledhill (1997) medya endüstrisinin incelenmesini, üretim ve dagıtım, ürün ya da metin ve alımlama olarak üç asamaya ayırmıstır. Gledhill’in birbiriyle iliskili üç asamasında üretim ve dagıtım ayagında stüdyolar, televizyon sirketleri, yapımcılar, yönetmenler, starlar, reklamcılık sektörü; ürün ve metin ayagında ise türler ve program biçimleri, alıntı yapıları, oyunculuk, yıldızlar ve son olarak alımlama asamasında ise sinemaya gitme, televizyon izleyicisi, izleyici olarak aile, mutfak televizyonu, sinema ekranına bakıs, televizyon ekranına söyle bir göz atma, ilanlar, elestiriler, diger degerlendirmeler yer almaktadır. Televizyona iliskin akademik çalısmalar daha çok ilk iki düzey ‘endüstri ve metin’ üzerinde yogunlass görünmektedir. _zleyicinin genel olarak televizyonu ve televizyon dizilerini nasıl alımladıkları konusundaki çalısmaların azlıgı ise bu arastırmanın önemini artıran unsurlardandır.
 
 
36. MESLEKİ KURULUŞLAR VE SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİ TŞOF ÖRNEĞİ 107 SAYFA
Halit Hakan EDİĞ
 
Sivil toplum dünyada genel olarak, bireylerin kendileri özgürce ifade edebilecekleri, projeler üretip bunları hayata geçirebilecekleri, sorunlarına demokratik yöntemlerle çözüm aradıkları ve genel amacın insanların daha iyi bir yaşama sahip olması olduğu platform olarak algılanmaktadır. Gelişmiş toplumlarda sivil toplum, kamu ve özel sektörden sonra “Üçüncü Sektör” olarak görülmektedir. Sivil toplum kuruluşları da bireylerin belirli amaçlarla bir araya geldikleri genel olarak gönüllü olarak katılımda bulundukları, insanların hem kendilerine hem de başkalarına faydalı olabildikleri için manevi olarak da tatmin sağladıkları kuruluşlardır.
Türkiye’de meslek odalarına üye olmak, odası olan mesleklerin mensuplarına zorunlu tutulmaktadır. Bu durumda kişisel bir özgürlük olan sivil toplum kuruluşu üyeliği yasalar gereğince özgürlük alanından çıkmaktadır. Bu durum sivil toplumun temel mantığıyla bağdaşmayan bir durumdur. Dünyada özgürlüğün temel esas olarak kabul edildiği sivil toplum alanına yapılan bu müdahale Türkiye’de sivil toplumun sağlıklı ilerleme sağlamasının önünde bir engel olarak görülebilir. Zorunluluklarla iç içe girmiş bir sivil toplum düzeni de sivil toplumun temel işlevlerini yerine getirmek konusunda aksaklıklar yaşayabilir. Üyeliğin zorunlu tutulması, üyeler tarafından ödenen aidatlardan rant sağlanıp sağlanmadığı konusunda, üyelerde şüphe meydana getirebilir. Zorunlu üyeliğin olduğu bir sivil toplum kuruluşunda, sivil toplum ruhuna uygun çalışmalar yapılması tam anlamıyla mümkün olmayabilir.
Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı meslek odalarına üyeliğin meslek mensuplarına mecburi olması Türkiye’de sivil toplum alanında görülen temel aksaklıklardan biridir. Bu çalışmada, meslek odalarına mecburi üyelik sisteminin Türkiye’de sivil toplumun gelişimine katkısı olup olmadığı konusu araştırılmıştır.
 
 
37. MEVLÂNÂ’NIN “MESNEVΔ İSİMLİ ESERİNDE METAFORİK ANLATIMIN METAFİZİK BOYUTU                                                                                       281 SAYFA
Svitlana NESTEROVA
 
Materyalist ve ateist düşünce tarzını özümseyen bir toplumda yetişmiş, sonra da doğruluk kriteri olarak Batı geleneğini esas alan bir felsefe eğitimi almış biri olarak¸ ulusumun ve genel olarak Batı uygarlığının birçok sorun ile karşı karşıya geldiğini gördüm. Bundan dolayı, felsefe alanındaki akademik çalışmalarımı, dünya ve varlığa değişik bir görüş geliştiren, fakat ülkemde hem çok az, hem de çoğu zaman yanlış olarak tanınan Doğu felsefesi üzerine yönlendirmek amacıyla Türkiye’ye geldim. Bu bağlamda, hem yüksek lisans tezimi, hem de doktora tezimi bu anlamda bana katkı sağlayacak alanlardan seçmeye özen gösterdim. Bunun bir sonucu olarak, bırakmış olduğu kültürel mirasıyla hem genel Doğu düşünce tarzını yansıtan, hem de Türk kültüründe derin bir iz bırakan Mevlânâ’nın eserlerini doktora tez konusu olarak incelemeye karar verdim.
Mevlânâ, varlık, alem, insan, bilgi ve dil gibi konulara farklı bir perspektiften yaklaşmış olup, fenomenal âlemin en değerli olgusu olan insan varlığının anlamına ve yüce değerine eserlerinde geniş yer vermektedir. Mevlânâ, yaşamın fizik ile metafizik boyutları arasında bir tür geçiş noktasını oluşturan insanın, etik ve estetik davranışlarının biçimlendirilmesiyle, rasyonel bilme tarzının, sezgisel kavramanın ve inancın sentezinden oluşan bir görüşle, kendi sınırlı tabiatını aşma imkânlarını oluşturabileceğini ileri sürmektedir. Ayrıca, Mevlânâ’nın yetiştiği tarihsel zemin, düşünürün çeşitli kültürlerin ortak değerleri üzerine odaklanmasına ve yapıtlarında halklar arasında anlayış, hoşgörü, karşılıklı güven ve saygının kurulma yollarının araştırmasına sebep olmuştur. Mevlânâ’nın söz konusu görüşlerinin güncelliğini koruduğunu ve onun bu görüşlerine günümüzde de ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu görmekteyiz.
Mevlânâ’nın şaheseri olan Mesnevî’de dile getirilen derin dinî ve felsefî konular, görünüşte basit ve sürükleyici olan mecazî bir anlatım tarzında açıklanmaktadır. Düşünürün söz konusu üslûba başvurması, Sûfî geleneği çerçevesinde oluşan bazı eğilimlere bağlıdır. Sûfilerin tecrübelerinin ifadesi, mahiyeti gereği zor olduğu için, tasavvufta genellikle mecazı esas alan bir ifade üslûbu kullanılmaktadır. Bu üslûp özellikle günümüz felsefesinde merkezi yer tutan, birçok teorik ve uygulamalı araştırmaların konusunu oluşturmuştur. Dolayısıyla, tasavvufî içerikli eserlerde kullanılan dilin mahiyeti, bu eserlerde yer alan kavramların anlam çerçeveleri ve bu disiplin içerisinde geliştirilmeye çalışılan dil teorileri büyük önem arz etmektedir.
Durum böyle olunca, tasavvufî bir eser olan Mesnevî’nin doğru anlaşılması, bu söylem tarzının mahiyeti ile kullanılan terim ve sembollerin hangi anlamları taşıdığının bilinmesine bağlıdır. Bu bağlamda tezimizde, mecazî üslûbun kullanılmasının zorunlulukları, zorlukları ve kazanımları nedir sorusuna, Mevlânâ’nın Mesnevî’si örneğinde cevap aramaya çalıştık. Araştırmamız sonucunda, Mesnevî’deki mecazî ifade tarzları, fizik ile metafizik alanları bağlayan bir mana aktarma mekanizması olarak karşımıza çıkmıştır. Söz konusu ifade tarzı, ayrıca, yedi asır önce yazılmış bir eser olan Mesnevi’nin günümüzde de anlaşılabilirliğini sağlayarak, geçmiş ile şimdiki zaman arasında anlam transferini gerçekleştirmektedir.

38. MICHEL FOUCAULT DÜ
SÜNCESİNDE SÖYLEM, DÜZEN VE HAKİKAT      97 SAYFA
Ayhan Ece
 
“Burada söz konusu olan, bir hakikat analitiği değil; simdinin ontolojisi, kendimizin ontolojisidir. Bence bugün için bizim önümüzdeki felsefî tercih söyle özetlenebilir: Ya kendini genelde hakikatin analitik felsefesi olarak sunan bir elestirel felsefe tercih edilebilir ya da kendimizin bir ontolojisi, simdiki zamanın bir ontolojisi biçimine bürünecek elestirel bir düsünceden yana seçim yapılabilir; nitekim, Hegel’den gelip Nietzsche ve Max Weber üzerinden Frankfurt Okulu’na kadar uzanan, benim de içinde çalısmaya çaba harcadığım bir düsünme biçimi kurmus olan felsefe biçimi budur”
 
M. Foucault, “Aydınlanma Nedir?”
 
Yirmici yüzyıl düsünce tarihinin basat filozoflarından biri olan Michel Foucault (1926-1984) gibi bir düsünür üzerine yapılan bir yüksek lisans tez çalısması için en büyük zorluk; bu filozofun sasırtıcı genislikteki ilgi alanları arasında konuyu daraltmak ve bu çalısmaya girisi sağlayacak sorunsalı saptamaktır. Hangi kavramlarla ve nereden baslamak gerekir? Bu soruda cisimlesen kaygı aslında, Foucault’nun kavram ve araçlarının geleneksel disipliner hiyerarsilere uyumlu yalıtılmıs bütünlükler, kendilikler, yapılar olmayıp, karsılıklı “bağıntıları” ya da “ara yüzeyleri” içerisinde anlam kazanan kategoriler olusundan kaynaklanmaktadır.
Literatürde Foucault’nun çalısmalarını ve ilgi alanlarını dönemsellestirmeye dönük çokça sınıflandırmaya rastlanmaktadır. Bunlardan bazısı onu siyasal ve siyaset sonrası seklinde dönemsellestirirken, kimisi de öznenin ölümünün ilan edildiği ve özne temasına geri dönülen dönemleri ayırt etmektedir. Fakat en sıklıkla karsılasılan ve belki de en kabul göreni, Foucault’yu “arkeolojik” ve “soybilimsel/soykütüksel” (genealogical) olmak üzere iki kesit içinde inceleyen dönemsellestirmedir. Bu dönemsellestirmeye göre Foucault 1960’lı yılların sonlarına kadar arkeolojik yöntemi kullanmıs fakat bu yöntemin arastırmalarına yanıt vermekte yetersiz kaldığı noktada, bu güçlükleri asmak üzere soybilimi (genealogy) gelistirmistir. Bununla birlikte, bu geçis sadece yöntemsel bir değisiklik değildir.
Foucault’nun arastırma konuları, ilgi alanlarında da bir değisiklik söz konusudur. Bu dönemsellestirme açısından Foucault, arkeolojik analizle belirli tarihsel dönemlerdeki söylemsel olusumların ve onların içinde yer alan tikel söylemlerin ortak olabilirlik kosulu olan epistemik kosulları ortaya çıkarmaya çalısırken, soybilimle iktidar iliskilerini ve iliskilerle sekillenen politik teknikleri çözümlemeye çalısmaktadır.
Yapay tutarlılıklar olusturma ya da asırı basitlestirme çabası olarak da değerlendirebilecek bu dönemsellestirme, arkeolojik projede zaten soybilimsel (soykütüksel) bir boyut olduğunu göz ardı etmemek, birinden diğerine bir “kopusla” değil bir “açımlamayla” geçildiğini unutmamak kaydıyla Foucault düsüncesine temas etmekte kolaylastırıcı bir etki sağlayabilir görünmektedir.
 
 
39. MÜZE, ARŞİV, KÜTÜPHANE MALZEMESİ ile KATALOGLAMA İLİŞKİSİ     171 SAYFA
Elif Köklü
 
Teknolojik olanaklar, egitimde yeni yöntemler, kullanıcı odaklı bilgi hizmeti anlayısı, bilgiye dayalı ekonomi, vb. gelismelerin sonucunda, artık bilgi tasıyıcısının nerede durdugu degil, bilginin bir arada bulunabilirligi önem kazanmıstır.
Kullanıcının konusuyla yakın ya da uzak iliskili bilgi kaynaklarına erisim gereksinimi, müze, arsiv ve kütüphaneleri veri yönetimi alanında birlestirmektedir. Aynı kullanıcıya, benzer bilgi hizmetleri sunan bu kurumlar, elektronik ortamda bilgi erisim sistemlerini kurmak üzere çalısmalar baslatmıstır. Bu konudaki girisimler, günümüzde çesitli ulusal ve uluslararası politikalar yoluyla desteklenmektedir. Bu çalısmanın adı ‘Müze, Arsiv, Kütüphane Malzemeleri ile Kataloglama _liskisi’ olarak seçilmistir. Bu ad altında kurulmak istenen iliski, metnin sistematik düzeni içinde iki temel sorun alanıyla belirlenmektedir. Bunlar, ‘kurumsal islevler ve bütünlesik bilgi sistemleri’ ile ‘üç boyutlu belge yönetimi’ olmak üzere iki genel baslık altında toplanabilir.
Müze, arsiv ve kütüphanelerle ilgili genel kabul ve bilinenler, incelenen iliskinin çok karmasık bir yapıya sahip olmadıgı izlenimini verebilir. Ancak, metnin iki zorlu asamasından söz edilmelidir. Bunlardan ilki, kavramsal alt yapının ‘kültürel bellek’ ve ‘karsılıklı islerlik (interoperability)’ gibi çok bilesenli ve homojen olmayan iki öge üzerinde kurulu olusudur. Digeri ise konuyla ilgili disiplinler arası çalısmaların ve sürekliligin saglandıgı bir uygulama örneginin Türkiye’de henüz bulunmayısıdır. Bunun için gelismis ülkelerde hızlanan ‘karsılıklı islerlik’ çalısmaları, elektronik ortamda sunulan bilgi hizmeti modelleri için yeni yol ve yöntemleri açıklamakta kullanılmıstır. Benimsenen kavramlar ve yeni kurumsal olusumlar da müze, arsiv ve kütüphanelerin yerlesik ve geleneksel sınırlarının zorlandıgını göstermek için kanıt saglamıslardır.
Bu çalısmada temel olarak, Türkiye’de bilgi ve belge merkezleriyle ilgili karar ve uygulamalarda, her üç kurumu da ilgilendiren alanlara dikkat çekmek ve bibliyografik veri yönetimine iliskin öneriler getirmek amaçlanmaktadır. AAKK2 10. Bölüm açıklamalarıyla da üç boyutlu belgelerin kataloglama sorunlarının çözümü kolaylastırılmıstır.
Hipotez, ‘bilgi ve belge merkezleri, bilgilendirme hizmetini elektronik ortamda sunmak için çalısmalar yapmaktadır. Belge türlerine yönelik görüs farklılıkları, ortak bibliyografik kurallar ve bilgi erisim anlayısıyla degismektedir. Türkiye’de müze, arsiv, kütüphane kurumlarının ortak islevlerine dayalı bilgi ve belge yönetimi anlayısıyla çalısan merkezler kurulmaya baslamıstır’ ifadesiyle belirlenmistir.
Çalısmada, betimleme ve karsılastırma yöntemleri uygulanmıs; gerekli yerlerde görüsme ve gözlem teknikleri kullanılmıstır. Metin içinde degisimin tüm yönlerini tanımlayabilen ve geneli yansıtan sözcükler seçilmeye; benzer arayıslar içindeki çalısmalarla ortak bir dil kurulmaya çalısılmıstır. Bu kapsamda, müze, arsiv ve kütüphaneyi bir arada tanımlamak üzere seçilen ‘kültürel bellek’ terimi, kaynak ve hizmet anlayısında ortak kültürel paydaları olan her üç kurumu da içermektedir. Çalısmanın metni, müze, arsiv ve kütüphane sıralaması gözetilerek düzenlenmistir. Bunun nedeni, _skenderiye Kütüphanesi’nin (Mousaion), bir müze olarak kabul edilmesi ve kurumsal tarihin bu olusumdan baslatılmıs olmasıdır.
 
40. ÖZGÜRLÜK KAVRAMININ FELSEFE TARİHİNDEKİ GELİŞİMİ            113 SAYFA
Elif AKGÜN
 
Özgürlük, insanlığın varoluşundan bu yana düşün sistemi içerisinde kavramsal yönünün yanı sıra temsil ettiği değerler ile de gerek toplum ve bireysellik çerçevesinde gerekse de politika, teoloji ve ahlak problematiği içerisinde devamlı tartışılan ve sorgulanan bir fenomen şeklinde varolagelmiştir. Kavram üzerinde gözlenen bu düşünsel hareketlilik bir bakıma onun hem çok geniş, sınırsız bir alan olmasından hem de herkesin üzerinde kolayca ortak bir görüşe varacağı zeminin bulunamayışından kaynaklanmaktadır. Bu devinimsel süreç, özgürlüğü insan merkezli sığ ütopik bir olgu olmaktan çıkarmış ve kavramı toplum, birey ve devlet temelinde tartışılması gereken yaşamın zaruri bir gereksinimi haline dönüştürmüştür. Nitekim insan olgusunun olduğu her alanda kavram üzerinde ortaya konan bu görüş farklılıkları, ilerleyen süreçlerde özgürlük anlayışına farklı fikirlerin katılmasına, değişik yorumların ve tartışmaların yapılmasına, çeşitli soruların sorulmasına da yol açmıştır.
Felsefe rehberliğinde yola çıktığımız bu çalışmamızda filozofların özgürlük problemiyle
ilgili görüşlerine yer verilerek özgürlüğün hangi bağlamlarda ele alındığı açıklanmaya çalışılmıştır. Kavramın ve insanlık tarihinin genişliği, sınırsızlığı göz önünde bulundurularak kendi ilgimiz doğrultusunda konuya bir çerçeve çizildi. Bu açıdan felsefi düşüncenin ilk izlerini bulduğumuz M.Ö. 6. yüzyılda, mitolojik düşünceye bir karşı duruş olarak insanların evreni kendi akıl ve gözlemleri doğrultusunda açıklamasıyla özgürlük faaliyetlerinin, özgür düşüncenin kıvılcımlarının atıldığı ilkçağda doğa filozofları ve diğer Yunanlı filozofların düşünceleri açıklandı. Doğru bilginin imkânı ve imkânsızlığı doğrultusunda ahlaki ilkelerin geçerliliği ve geçersizliği, herkesi bağlayabilecek ahlaki ilkelerin varlığı ve yokluğu temelinde tartışılan özgürlük problemi bağlamında Sokrates, Platon, Aristoteles ile Sofistler arasındaki tartışmalara değinildi. Sofistlerin herkesi bağlayabilecek doğru bilginin olmadığını ve bunun akabinde de herkesin ona göre eylemek zorunda olduğu genel-evrensel ahlakî ilkelerin olmadığını söylemeleriyle bireysel edimleri ön plana çıkararak birey için özgürlüğün yolunu açmış olmaları ele alındı. Bunun yanında Sokrates, Platon ve Aristoteles’in ahlakî ilkeler doğrultusunda eyleyen bir insanın eğer bahsedeceksek özgürlüğünden bahsedilebildiğini ileri
sürdükleri ahlak ve politikayla ilgili görüşlerine, özgürlük problemi çerçevesinde yer verildi.
Eski Atina’nın değişen toplumsal ve siyasal yapısı, bunun akabinde Hristiyanlığın yayılmaya başlaması felsefenin tartışma konusunu da değiştirdi. “İnsan nasıl mutlu olur?” sorusu, yerini “İnsan nasıl Tanrı’ya ulaşabilir, günahkârlığından kurtularak nasıl özgürlüğüne kavuşur, Tanrı’nın ön bilgisi varken insanın özgürlüğünden nasıl bahsedebiliriz?” sorusuna bıraktı. Tezimizin ikinci bölümünde Hristiyanlığın yayılmaya başlamasıyla değişen felsefi bakış ortaya konmaya çalışıldı. Hristiyanlıkla birlikte artık insan kendini bireysel edimleriyle, aklın temelinde yaptığı seçimlerle belirlen bir kişi değil, Tanrı tarafından yaratılmış bir kuldur. Akıl dinin emrine verilerek dinin hakikatlerini açıklamak, dini doktrinleri sağlam temellere oturtmak adına kullanılan bir araç konumuna getirildi. İlkçağda insan özgürlüğünün ve eylemlerinin belirleyicisi olan akıl, Hristiyanlıkla beraber insanın günahkârlığının, esaretinin nedeni olarak görüldü. Augustinus’a göre insan ilk günahı işlemekle, günahkâr olmakla özgür iradesini kaybetti. İnsan bu günahkârlığından ona gönderilen hakikatleri aklıyla anlamaya çalışarak kurtulabilir ve özgürlüğüne kavuşabildi. Dini hakikatlere uygun davranan, bunları tam anlamıyla kavrayıp yaşamına uygulayan insan özgür iradeye sahiptir.
 
 
41. PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR SANAT DERGİSİ’NDE SUNULAN ALEVİLİK 125 SAYFA
HACER TUNA
 
XVI. yüzyıl Anadolu’sunda sazıyla, sözüyle Alevi düşüncesini anlatan, simge şahıslardan Pir Sultan Abdal adına birçok dernek kurulmuştur ve bu dernekler bugün Alevi-Bektaşi dernekleri içerisinde en çok tartışılan derneklerdir.
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri’nin geçmişi 1960’lı yıllarının ortalarına, kökeni de Banaz Köyü Kültür ve Turizm Derneği’ne dayanmaktadır. Sadece Banazlıların üye olabildiği dernek, 1978–1980 iktidarının Kültür Bakanlığı’nda bazı Alevi şahısların da yardımıyla Banaz’da bir anıt ve bu anıtın açılışıyla birlikte 1979 ve 1980 yıllarında iki defa Pir Sultan Abdal Şenlikleri düzenler.
Banazlı öğretmen Gazi Torun tarafından kurulan bu dernek, 12 Eylül 1980 tarihinde askeri yönetimce kapatılır. Aradan 10 yıl geçtikten sonra Banazlılar, yine sadece Banazlıların üye olabildiği Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ni bu kez Ankara’da, 1990 yılında kurmuşlardır. Bir yıl sonraki genel kurulda üye yazımı konusunda eleştiriler gelince, derneğin tüzüğü değiştirilerek Alevi kültürünü benimseyen ve Pir Sultan’ı seven herkesin derneğe üye olabileceği belirtilmiştir.
Diğer Alevi derneklerini gelenekçi ve tutucu olmakla suçlayan, kendileri de onlar tarafından Alevi kimliğini küçümsemek ve eski ideolojik anlayışı sürdürmekle suçlanan Pir Sultan Abdal Derneklerinde ateistlerden kürtçülere, sosyalistlerden aşırı sol bölüngü mensuplarına kadar pek çok anlayıştan insanlar bulunmaktadır.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin amacı tüzüğün ikinci maddesinde belirtilmektedir. Buna göre: “Pir Sultan Abdal’ın yaşamı ve felsefesi doğrultusunda sosyal, kültürel çalışmalar yapmak, başta Anadolu Alevi kültürü olmak üzere, tüm kültürleri yaşatmak, geliştirmek ve yaymanın yanı sıra, demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi değerlere sahip çıkmak” amaçlanmaktadır.
Araştırmamızın konusunu da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yayın organı olarak Haziran 1992 tarihinde yayın hayatına başlayan ve Haziran 2006 tarihinde son bulan “Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi’nde Sunulan Alevilik” oluşturmaktadır.
Alevi öğretisi üzerine yazıların, tartışma ve bakış açılarının dile getirildiği bir yayın organı olan Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi Aleviler’de yaşanan kültürel, siyasal ve dini sorunların tartışıldığı bir platformdur. Dergi aynı zamanda Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin bakış açısının ve çalışmalarının da yer aldığı bir yayın organıdır.
 
42. PİR SULTAN ABDAL’DA DİNÎ DÜSÜNCE BOYUTU                              338 SAYFA
Murat TAVŞANLI
 
Yüzyıllar boyunca pek çok kültür ve medeniyete ev sahipligi yapmıs olan Anadolu, Orta Asya’dan gelen göçlerle birlikte bir Türk yurdu haline gelmistir. Türkler, geldikleri yeni yurtlarına inanç ve kültürlerini de getirmislerdir. Özellikle Maveraünnehir bölgesinde yasayan, Yesevîlik ve Kalenderîlik benzeri tarikatlara mensup topluluklar, mevcut _slâm anlayısının yanında, _slâm-öncesi bazı inanç unsurlarını da Anadolu’ya tasımıslardır.
Türkler, Anadolu’da birçok siyasi yönetimler kurmustur. Bunlar içerisinde özellikle Anadolu Selçukluları, civar bölgelerden getirdikleri bilim adamları ve kurdukları medreseler vasıtasıyla, Anadolu’yu bir aydınlanma sahası haline getirmislerdir. Selçuklu yönetimince olusturulan özgür düsünce ortamı, bu bölgeye birçok ünlü mutasavvıf ve _slam düsünürünün yerlesmesinde etkili olmustur. Böyle bir ortamda Anadolu’da yasamıs ve söhreti günümüze kadar devam eden pek çok mutasavvıf ve düsünce adamı yetismistir. Mevlânâ, Hacı Bektas-ı Veli, Yunus Emre bunlardan sadece birkaçıdır. Bunlar, manevi dünyalarında biriken zenginligi
çevrelerine basarıyla aktarmıslardır.
Anadolu’da Selçuklularla baslayan bu gelenek, Osmanlılar döneminde de devam etmistir. Bu dönemde bilim ve düsünce adamlarına ilaveten birçok saz ve söz ustası da yetismistir. Köroglu, Karacaoglan, Dadaloglu ve Pir Sultan Abdal gibi isimler buna örnek olarak gösterilebilir. Kimi sevgilisine duydugu sevdayı, kimi köy ve tabiat yasantısının güzelliklerini, kimi de karsılasgı ve kabullenemedigi uygulamaları anlattıgı siirleriyle Türk Halk Edebiyatına zengin eserler kazandırmıstır.
Yasadıklarını ve hissettiklerini aktarma konusunda öne çıkan saz sairlerinin önemlilerinden biri de Pir Sultan Abdal’dır. O, yaygın kanaate göre, XVI. Yüzyılda yasamıs ve bu dönemde ortaya çıkan toplumsal karısıklık ve huzursuzluklara siirler söyleyerek itiraz etmistir. Kendisinin siyaseten Safevî yanlısı olması ve düsüncelerini bu anlayıs içerisinde dile getirmesi gibi nedenlerden dolayı Aleviler tarafından yediulu ozandan biri kabul edilmistir. Pir Sultan’ın bu siirleri, muhtevası ve üslubu dolayısıyla devrin yöneticileri tarafından onun isyankâr ve bozguncu olarak algılanmasına sebep olmustur. Sonuçta tutuklanmıs ve yargılanmıs; yargılama sonucunda suçlu bulunarak idam edilmistir. Ona yapılan bu uygulama, geçmiste ve günümüzde farklı sekillerde degerlendirilmistir. Bazıları bu kararı yerinde ve uygun görürken, bazıları da haksız bulmuslardır.
Pir Sultan Abdal, ölümünden itibaren kendisine özenen ve yolundan giden birçok saire öncülük etmistir. Bunlar, Pir Sultan’ın kullandıgı ifadelere benzer tarzda söyledikleri siirleriyle ona öykünmüsler, hatta siirlerinde Pir Sultan Abdal mahlasını kullanmıslardır. Böylelikle hem Pir Sultan Abdal’ın siirleri hem de takipçileri tarafından söylenen siirler, söyleyenin kimligine bakılmaksızın Alevî/Bektasî kültürü içerisinde sifahî yollarla günümüze aktarılagelmistir.
 
 
43. PİR SULTAN ABDAL TÜRKÜLERİNDE TASAVVUFİ KONULARIN TESPİT VE DEĞERLENDİRİLMESİ                                                                                     150 SAYFA
HATİCE ÇAKIR
 
Bir giriş ve üç bölümden müteşekkil çalışmanın giriş bölümünde, Alevîlik ve Bektaşîlikle ilgili kısa bilgiler verip, Türk Halk Müziği’nde ve Alevi-Bektaşî kültüründe türkü kavramından bahsetmeye çalıştık. Giriş kısmında ayrıca, Pir Sultan Abdal’ın hayatı ile dinî, tasavvufî fikirleri ve dünya görüşü hakkında bilgiler vermeye gayret ettik. Birinci bölümde, ‘Alevîlik ve Bektâşilikte Dînî ve Tasavvufî Konular’ başlığı altında, özellikle Alevîlikte iman, ibadet, ahlak ve gündelik hayat ile, tasavvufî düşünce ve yaşayışla ilgili hususları kısaca anlatmaya çalıştık. Pir Sultan Abdal’ın türkülerinde tasavvufi düşünceye dair görüşlerine yer verdiğimiz ikinci bölümde; Pir Sultan’ın türkü sözlerinde gördüğümüz tasavvufi düşünceye dâir unsurları, tasavvufi açıdan örtüştüğü ya da ayrıştığı yönleriyle birlikte ele alıp açıklamaya
gayret ettik. Üçüncü bölümde ise; Pir Sultan’ın türkülerinde karşımıza çıkan, tasavvufi ahlak ve uygulamalarla ilgili hususları, kimi yerde benzer, kimi yerde farklı olduğunu gördüğümüz yönlerini de belirterek, tasavvuf penceresinden değerlendirmeye çalıştık.
Pir Sultan’ın hayatı ve şiirlerinden bahseden eserlerden topladığımız bine yakın şiir ya da türkü sözü içerisinde, birkaç kelime, beyit ya da dörtlüğü farklı olan şiirlerini tek fiş olarak kabul edip, böylece ortak olan beş yüzün üstünde şiiri ele alarak, içlerinden konusuna uygun olanları çalışmamızda kullandık. Pir Sultan Abdal’a nispet edilen bu şiirleri, tasavvufi konulara göre misal gösterirken yerine göre, şiirin tamamını ya da ilgili bir kısmını ele alıp, bazı yerlerde de neşrederek kullandık. Şiirlerde ya da türkü sözlerinde gördüğümüz tasavvufi kavramları açıklarken, öncelikle lügat ve tasavvuf literatüründeki manalarını kısaca verip, daha sonra Pir Sultan’ın şiirlerinde geçtiği şeklini ele alarak, konuyla ilgili tasavvufi detay ve açıklamalarda bulunmaya çalıştık. Kullandığımız bazı türkü sözlerinin, tasavvufi konulara uygunluğu açısından benzer ve ortak yönlerini vurgularken, ilk bakışta tezat bir görünüm sergileyen ya da kişiye göre değişik yorumlanabilen kısımlarına da değinmeden edemedik.
 
 
44. PiR SULTAN ABDAL’IN ŞİİRLERİNDE FELSEFİVE TASAVVUFİTEMALAR 105 SAYFA
MEHMET ALİ ÇETİNKAYA
 
Çalısmamızda Pir Sultan Abdal ile ilgili yapılan çalısmalara ulasmaya, ulasgımız eserlerin hepsini incelemeye çalıstık. Pir Sultan Abdal’ın Alevî-Bektasî olması nedeniyle Alevîlik-Bektasîligin temel kaynak olarak kabul edilen eserlerini de arastırmaya gayret ettik.
Daha önce yapılan arastırmaların çogunda sairin hayatı ve siirleri üzerinde durulmus fakat siirlerinden ne tür yorumların çıkarılabilecegi üzerinde durulmamıstır. Pir Sultan Abdal’ı ve siirlerini konu alan eserlerin hepsini sıralamak mümkün olmadıgından sairin siirlerini toplayan ve arastırmamızda kullandıgımız birkaç eserden bahsetmek yerinde olur.
Öncelikle sunu belirtmek gerekir ki Pir Sultan Abdal’ın siirleri kendi zamanında kaleme alınmadıgından dolayı sözlü olarak nesilden nesile aktarılmıstır. Günümüz arastırmacıları da bu sözlü gelenek ürünlerini kendi kriterlerine göre kaleme almıslardır. Çalısmamızda Pir Sultan’ın siirlerini farklı farklı eserlerden almamızın ve o eserleri kaynak olarak kullanmamızın sebebi budur.
Pir Sultan Abdal’ın hayatını ve siirlerini konu alan ve bilimsel bir yol izledigine inandıgımız eserlerin basında Abdülbaki Gölpınarlı ile Pertev N. Boratav’ın beraber hazırladıkları “Pir Sultan Abdal” kitabı gelmektedir. Bu eserde Birinci Bölümde Pir Sultan Abdal’ın menkıbevi hayatı ele alınmıs, _kinci Bölümde siirleri, Üçüncü Bölümde ise sonradan yapılan çalısmalarda Pir Sultan Abdal’ın olduguna inandıgı siirleri yazar ek siirler basgı altında islemistir. Esere lügatçe diye bir bölüm ilave edilmis, bu bölümde siirlerde geçen kavramların kısaca tanımları yapılmıstır.
Yapılan çalısmalarda kayda deger diger bir çalısma _brahim Aslanoglu’nun Pir Sultan Abdallar adlı eseridir. Aslanoglu bu eserinde siirlerdeki ipuçlarından faydalanarak 6 tane Pir Sultan Abdal’ın varlıgını ortaya koyar. Bu ayrımdan yazar kendisi de yüzde yüz bir isabet beklemedigini eserinin takdiminde ifade eder. Aslanoglu eserinin Giris kısmında XVI. yüzyılda Osmanlı Devletinin ve Sivas’ın o dönemdeki durumu ile 6 tane Pir Sultan’ın varlıgını tespit ettigini söyler ve bu sairlere ait oldugunu düsündügü siirleri sıralar. Yazar öncelikle asılan Pir Sultan’ın menkıbevi hayatını sonra da diger sairlerin hayatlarını ve siirlerini isler. _kinci Bölümde sairlerin siirlerini, üçüncü Bölümde ise Pir Sultan’ın olmayan, süpheli deyisleri, yanlıs ve eksik deyisleri konu edinir.
Bu eser Pir Sultan Abdal’ın hayatı ve siirlerini kritik bir sekilde tekrar gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yönüyle de Aslanoglu sairin hayatı ve siirleri konusunda arastırmacılara yeni bir kapı aralamaktadır. Sairin hayatı ve siirleri ile ilgili yapılan ciddi çalısmalardan biri de Cahit Öztelli’nin Pir Sultan Abdal adlı eseridir. Öztelli eserinde Pir Sultan Abdal’ın menkıbevi hayatına ve siirlerine iki ayrı baslık halinde deginir. Öztelli’nin Pir Sultan’ın Dostları adlı diger bir çalısması da aynı zamanda Pir Sultan’ı tanımak ve Sair ile aynı
süncede olan, Kul Himmet, Kul Hüseyin, Sah Adil, Kul Mazlum, Kul İbrahim gibi sairlerin Pir Sultan ile aynı çizgide olduklarını göstermesi açısından önemlidir.
Asım Bezirci’nin Pir Sultan adlı eseri de sairin hayatı ve siirlerini konu alan bir eserdir. Bezirci diger yazarlardan farklı olarak Pir Sultan’ın siirlerinin içerigi ve biçimi üzerinde durur. Diger yazarlardan farklı yönü ise Bezirci’nin Pir Sultan’dan sonra Pir Sultan’ın adına yazılan siirleri de bir baslık altında toplamasıdır. Bezirci de diger yazarlar gibi Pir Sultan’a atfedilen bir takım siirlerin ona ait olmadıgını düsünmüs olmalı ki Kuskulu siirler basgı altında bu siirleri ele almıstır.
 
45.TARİH ÖĞRETİMİ AÇISINDAN SÖZLÜ TARİH YAZIMI: KARACA AHMET DERGÂHI ÖRNEĞİ                                                                                           250 SAYFA
GÜLSÜM KUMRU
 
Bu araştırma, tarih öğretimi açısından sözlü tarih yazımının Karaca Ahmet Dergahı örneği üzerinden yürütüldüğü nitel bir çalışmadır. Bu amaçla kurumun tarihi sözlü tarih çalışmasıyla araştırılmıştır. Sosyal, kültürel ve politik gelişimlerin toplumsal hayatta meydana getirdiği kimlik, öznellik ve aidiyet duygularının ortaya çıkmasındaki etkisini sözlü tarih açısından değerlendiren bu çalışmanın bir başka boyutu da kurumun tarihini yerel tarih çerçevesinde ortaya koymaktır.
Araştırmanın amaçlarına ulaşmak için hermeneutik yöntem kullanılmıştır. Bu yaklaşım ile Karaca Ahmet Dergahının tarihi, sözlü tarih açısından çözümlenmeye çalışılmıştır. Araştırmada veri toplama tekniklerinden görüşme, gözlem ve doküman incelemesi kullanılırken görüşmeler yarı yapılandırılmış görüşme formu ile gözlem tekniğinin katılmalı gözlem modeli üzerinden uygulanmıştır. Araştırma da klasik tarih çalışmalarından farklı olarak yazılı döküman incelemesi yerine fotoğraflar, resimler, ses kayıtları gibi tarihe tanıklık eden görsel ve işitsel kaynaklar kullanılmıştır.
Geçmişin anlatımına dair bugüne kadar pek çok yol kullanılmıştır. Tarihin niteliği ve araştırma alanının genişlemesiyle birlikte bir çeşitlilikte baş göstermiştir. Tarihin biraz daha özel alanını incelemek ve mikro tarih niteliğinde ifade edilebilecek sözlü tarihin bilgisinden yola çıkılarak genelin bilgisine de ulaşmak mümkündür. Yakın tarihe dair inceleme alanını sınırlayacak derecede az olan yazılı kaynaklar ve tarihin derinliklerine yapılacak yolculuğun desenini çeşitlendirme isteği sözlü tarih çalışmalarına olan ilgiyi daha da artırmıştır. Tarihi insanların inşa ettiği düşünüldüğünde kaynağına da inen insanın belleği yerleştirildiğinde zihnin önemine yapılan vurgu ön plana çıkacaktır. Kendi tarihimizi araştırmak ve öğretmek adına yapılacak çalışmalardan bir tanesi de sözlü tarih bakış açısıdır. Bu açıdan günümüz tarihçisine hem içinde bulunduğu yüzyılı anlamak hem de geçmişe dair bilginin yeniden yapılandırması için izlenecek yola ilişkin bir bakış açısı kazandıracaktır. Bu çalışma bahsi geçen esaslar üzerinden gerçekleştirilecek bir kurum tarihi araştırması olarak yürütülecektir.
 
46. SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ İÇİN KAMPANYA HAZIRLAMA REHBERİ
Dünyadan ve Türkiye’den İyi Kampanya Örnekleri                                   204 SAYFA
HAKAN ATAMAN, BANU YAMAK
 
 
Sivil Toplum Geliştirme Merkezi olarak, faaliyete baş­ladığımız 2005 yılından bu yana örgütlere küçük kam­panya destekleri veriyoruz. Bu destek verme süreçlerinde fark ettik ki aslında Türkiye’deki pek çok sivil toplum örgütü (STÖ), kampanyanın tam olarak ne anlama gel­diği, herhangi bir konuda neden kampanya düzenlemeye gerek olduğu, kampanyanın tasarımının nasıl yapılacağı, kampanya araçlarının nasıl üretileceği, kampanyanın nasıl izleneceği konusunda oldukça sınırlı bir bilgi ve deneyime sahip. Kampanyacılığın Türkiye’deki tarihi­nin çok yeni olduğunu hatırladığımızda bu durumun doğal olduğu açık. Oysa kampanyalar, gerekli olduğu durumlarda başvurulmak kaydıyla özellikle hak temelli örgütler için en önemli farkındalık yaratma, bilinç yük­seltme, ses duyurma ve iletişim araçlarından biri. Biz de bu eksikliği gidermeye küçük de olsa bir katkımız olsun diye bir kampanya el kitabı hazırlamaya karar verdik.
Sivil Toplum Geliştirme Merkezi olarak, faaliyete baş­ladığımız 2005 yılından bu yana örgütlere küçük kam­panya destekleri veriyoruz. Bu destek verme süreçlerinde fark ettik ki aslında Türkiye’deki pek çok sivil toplum örgütü (STÖ), kampanyanın tam olarak ne anlama gel­diği, herhangi bir konuda neden kampanya düzenlemeye gerek olduğu, kampanyanın tasarımının nasıl yapılacağı, kampanya araçlarının nasıl üretileceği, kampanyanın nasıl izleneceği konusunda oldukça sınırlı bir bilgi ve deneyime sahip. Kampanyacılığın Türkiye’deki tarihi­nin çok yeni olduğunu hatırladığımızda bu durumun doğal olduğu açık. Oysa kampanyalar, gerekli olduğu durumlarda başvurulmak kaydıyla özellikle hak temelli örgütler için en önemli farkındalık yaratma, bilinç yük­seltme, ses duyurma ve iletişim araçlarından biri. Biz de bu eksikliği gidermeye küçük de olsa bir katkımız olsun diye bir kampanya el kitabı hazırlamaya karar verdik.
 
47. TÜRK EĞİTİM SİSTEMİNDE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI: KONUMLARI VE İŞLEVLERİ                                 325 SAYFA
İBRAHİM HAKAN KARATAŞ
 
Sivil toplum kurulusu yöneticileriyle yapılan mülâkatlarda sivil toplum kuruluslarının, eğitim algısı, sivil toplum kurulusu algısı, eğitim alanında devlet ile iliskiler hakkında görüsleri, toplumla ve uluslar arası kurum ve kuruluslarla iliskileri ve gelecek beklentileri ortaya çıkarılmaya çalısılmıstır.
Arastırmanın sonuçları söyle özetlenebilir:
1. Türkiye’de batılı anlamda bir sivil toplum kurulusu algısı yeni yeni olusmaktadır. “Sivil toplum kurulusu” büyük oranda “hayır amaçlı” olusumlar olarak algılanmaktadır.
2. Eğitim alanında faaliyet gösteren sivil toplum kurulusları eğitim konusunda “bilgisiz” ve “deneyimsiz”dir.
3. Okul yöneticileri sivil toplum kurulusları ile eğitim alanında isbirliği konusunda “deneyimsiz” ve dolayısıyla “isteksiz”dir.
4. Devlet (siyasetçiler, bürokratlar ve diğer devlet memurları) sivil toplum kuruluslarına genelde ön yargılı bir yaklasım sergilemekte ve ortak çalımsa konusunda isteksiz davranmaktadır.
5. Sivil toplum kurulusları diğer sivil toplum kuruluslarına daha temkinli yaklasırken uluslar arası kurum ve kuruluslarla isbirliği konusunda daha isteklidir.
6. Sivil toplum kurulusları çesitli gerekçelerle (devlet politikaları, sivil toplum kuruluslarının seffaf ve demokratik olmayan yapılanmaları gibi) toplumla sağlıklı bir iliski kuramamakta ve toplumsal taban sağlayamamaktadır.
7. Sivil toplum kurulusları ve devlet, son yıllarda sivil toplum-devlet iliksilerinde hızlı bir gelisme olduğunu vurgulamaktadırlar.
8. Sivil toplum kurulusu yöneticileri yakın gelecekte sivil toplum kuruluslarının derinliğinin ve etkinliğinin artacağına inanmaktadırlar.
 
48. TANRI YANILGISI RICHARD DAWKİNS  369 SAYFA
 
49. TELEOLOJİK DELİL VE EVRİM TEORİSİ                                                  213 SAYFA
Fatih ÖZGÖKMAN
 
Teleoloji, kavramsal olarak, Yunanca telos ve bilim anlamındaki logickelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Yunanca telos, ulaşılması gereken amaç/hedef (end/finality) ve gaye (goal/purpose) anlamını ifade eder.1 Telos-logic kelimeleri birleştirildiğinde ise teleoloji “gayebilim” anlamını kazanır. Her türlü eylem veya nesne için “niçin” sorusunun cevabı, onun sonunu yani gayesini ifade eder ve “niçin” sorusuna cevap verilebilen her eylem veya nesne için bir “teleoloji”den bahsedilebilir.
Bu doğrultuda, kendisine “niçin” sorusunun sorulabileceği ve cevabında bir teleolojinin atfedilebileceği en açık konu, insan fiilleri veya eylemleridir. Örneğin, bir öğrencinin önündeki sınavı başarmak için çalışması belirli bir amaç taşıyan hareket ve eylemdir. Belirli bir amaç için bazen birden çok failin katılımı da gerekebilir. Bir futbol maçında onbir kişinin bir topu aralarında çevirirken karşı takımın oyuncularının ayağına geçmemesine gayret etmeleri ve karşı kaleye doğru sürmeleri birden çok bireyin takım halinde aynı amaç için hareket edebilmelerinin örneğidir. Bununla birlikte kendisinde her hangi bir amaç veya gayelilik taşıdığına dair açık bir belirti göstermeyen her eylem için ise teleolojik yerine rast gelelik nitelemesi yapılması daha doğru olabilir. Örneğin, çarşıya alışverişe çıkmışken bir arkadaşımızla karşılaşmamız tamamen böyle bir amacın dışında gerçekleştiği için rast gele olarak değerlendirilir. Bu örneklerden hareketle özellikle insan fiillerinin bir amaç ve gayeye yöneldiğinde teleolojiye sahip olduğu belirlenebilir.
 
 
50. DİN FELSEFESİ BAĞLAMINDA TURAN DURSUN’UN ATEİZMİNİN DAYANAKLARI              139 SAYFA
İlyas DEMİR
 
―Din Felsefesi Bağlamında Turan Dursun‘un Ateizminin Dayanakları başlıklı bu çalışma, Dursun‘un İslam özelinde Tanrı‘yı ve tüm dinleri inkârını, bunu temellendirişini, felsefi bakış açısıyla ele alır ve açıklar.
İlk bölüm, Dursun‘un ateizmini konu edinmektedir. Bu bölümün ilk başlığında, ―Turan Dursun ateist miydi? sorusuna, ateizm kavramının anlam ve mahiyeti göz önünde bulundurularak, onun kendi ifadelerinden hareketle cevap aranmaktadır. Bölümün ikinci başlığında ise, Dursun‘u ateizme sürükleyen nedenler, felsefi, tarihsel ve psikolojik analizlerle tespit edilerek ortaya konmaktadır.
Araştırmamızın ikinci bölümü, Dursun‘un din felsefesini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Söz konusu bu bölümde Dursun‘un Tanrı sorunu, vahiy, peygamberlik, mucize, din-bilim ilişkisi, ahlâk, ölümden sonra hayat gibi din felsefesi problemlerine ilişkin düşünce ve iddiaları incelenmektedir.
Çalışmamızın son bölümünde ise, Dursun‘un ateizminin felsefi temelleri, ―kötülük problemi, ―duygusal ve ahlâki gerekçeler, ―yansıtma din teorisi gibi başlıklarla meydana çıkarılmaktadır.
 
51. TÜRK SÖYLENCE SÖZLÜĞÜ DENİZ KARAKURT                                   250 SAYFA
 
“Dünya bir deniz idi; ne gök vardı, ne bir yer,
Uçsuz bucaksız sonsuz sular içindeydi heryer.”
(Altay Yaradılış Destanı – Giriş Cümlesi.)
 
Türk söylencelerindeki temel unsurlar ve bileşenlerin tespit edilip bir sözlük halinde dizgeli bir biçimde ortaya konulması amaçlanan bu çalışma bu anlamda belki de bir ilk olacak kadar geniş kapsamlıdır. Bu amaçla var olan tüm çalışmalar tek tek taranmış ve gözden geçirilmiştir. Buna rağmen gözden kaçmış, eksik ve ayrıca derlemelere girmeyen başlıkların olması da kaçınılmazdır. Ayrıca belirtilmesi gereken diğer bir husus da bu sözlük oluşturulurken sadece derlemlerden veya başkalarına ait yapıtlardan yararlanılmadığı, ilave olarak Anadolu’nun değişik yerlerinde kırsal hayatın içinde bulunarak pek çok motifin, figürün bizzat işitilmiş olduğudur. Örneğin Radloff’un Asya’da derlediği bir cümle, Anadolu’nun küçük bir köyünde benzer bir üslupla hatta birebir aynı yapıyla işitilebilmektedir. Bu duruma defalarca, sayısız kereler tanık olunmuştur. Çünkü halk kültüründe, köy odalarında anlatılanlar ister Asya’da ister Anadolu’da olsun aynı kökenden kaynaklanmaktadır.
Tüm Türk Dünyasının ortak olarak kabul edeceği bir biçimde listedeki kişi ve tanrı adları ayrıntılı olarak derlenip genişletilmeli ve her birinin nitelikleri açıklanmalıdır. Yapılan çalışmada Türk ve Moğol ayrımına çok fazla gidilmemiş, iki kültürün de ortak ve iç içe geçmiş unsurlara sahip olduğu gerçeğiyle hareket edilmiştir. Hatta ortak geçmişe sahip olduğumuz Macar söylenceleri de yer yer ele alınmıştır.
Tam olarak ifade etmek gerekirse, izlenen yöntem şudur. Türk kültürüne dışarıdan giren etkiler mümkün mertebe dışarıda bırakılmaya çalışılarak, binlerce yıllık öze inilmeye çalışılmış, dışarıdan gelen unsurlara sınırlı olarak ve gerek görüldüğü için yer verilmiştir. Moğol kültüründe ise ister dil, isterse kültürel olarak tamamen Moğol olan ve Türklere bütünüyle yabancı olup, anlaşılması bile mümkün olmayan etkenlere de yer verilmemiş ancak bu iki kültürün kesişim bölgesi ve tamamen ortak paydası olan kavramlar ise hiç düşünmeden ele alınmıştır. Hatta biraz zorlama yapılarak, ama çok da aşırıya kaçmadan Moğolca tabirlere de yer verilmiştir. Bunun dışında Macar, Nart, Çeçen, Ugor kültürlerine ise katkı yaptığımız unsurlar oranında yer verilmiş, onlardan gelenlere yer vermemeye gayret edilmiştir. Sümerlere ise henüz ispatlanmamış olmakla birlikte Ön-Türk bir kavim oldukları çerçevesinde yaklaşılmış ve gerekli bağlantılar kurulmaya çalışılmıştır. Her ne kadar bu durum ispatlanmamış olsa da, tersine bir iddianın geçersizliği kesinleşmiştir. Yani Sümerlere kesin olarak Türk kökenli bir kavim olarak bakamasak da, en azından dilleri açısından Hint-Ari (ve İran-Avrupa) ve Hami-Sami (ve Arap-İbrani) kökenli olmadıkları yüzde yüz kanıtlanmıştır. Günümüzde kültürel etkileşim kapıları sonuna kadar açıktır ve Dünya toplumlarının düşünsel ve toplumsal birikimlerine dair bilgi edinmek ve yararlanmak son derece kolaydır.
 
52. TÜRKÇE VE İSPANYOLCANIN ORTAK SÖZ VARLIĞI ÜZERİNE BİR İNCELEME
Burak TOKER                                                                                                    277 SAYFA
 
Tarih boyunca çok geniş coğrafyalara yayılmış olan Türkçe doğal olarak ilişkiye girdiği birçok kültür ve dille çeşitli yollarla kelime alışverişinde bulunmuştur. Bu alışverişler sonucunda Türkçe, Çince, Arapça ve Farsça gibi dillerden İspanyolcaya kadar çeşitli Doğu ve Batı dilleriyle temaslarda bulunmuştur.
Bu temaslar zaman zaman bu dillerden kelime almak, zaman zaman da bu dillere kelime vermek şeklinde cereyan etmiştir. Bugüne kadar Türk ve Avrupalı dilbilimciler tarafından, Türkçenin diğer dillerle olan ilişkilerini, alıntı ve verinti kelimeler vasıtasıyla ortaya çıkan söz varlığını inceleyen birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğu, Çince, Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Balkan ve Slav dilleri üzerine olmakla birlikte, az bir kısmı da İtalyanca ve Fransızca gibi roman dilleri üzerine odaklanmaktadır1. Ancak günümüze kadar Türkçenin, bugün dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri olan İspanyolca ile olan ilişkilerini ele alan herhangi bir nitelikli çalışmaya rastlanmamıştır. Bununla birlikte bazı İspanyol şarkiyatçı ve İspanistler, İspanyolcadaki Arapça unsurlar üzerine kapsamlı çalışmalar yapmışlar ve bu çalışmalar içersinde İspanyolcada bulunan birtakım Türkçe kelimeleri izah etmeye çalışmışlardır. Fakat bu şarkiyatçı ve İspanistlerin Türkoloji formasyonuna sahip olmamaları nedeniyle bu açıklamalar çoğu zaman yetersiz, bazen de yanlış tespitler şeklinde karşımıza çıkmıştır.2
Tarihte Türk İspanyol ilişkilerinin başlangıcı XIV. Yüzyılın başlangıcına rastlar. 1303-1304’te Bizans, Karesi Beyliği’ne karşı Aragon Krallığı’ndan yardım ister. Aragon Krallığı’nın gönderdiği Katalan-Almaguvar askerleri Bizans’tan bekledikleri karşılığı göremeyince, Katalanlar Karesi Beyliği ile işbirliği yaparşar ve 1305’te Gelibolu’yu ele geçirirler. Katalanlar ile işbirliği bir süre daha devam eder ve …
 
1 Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Ankara, TDK, 2008 ss. V-LXVII
2 Bk. Alcalá, A, Venceslada: Vocabulario andaluz, Madrid, Gredos, 1980; Alvar, M, Llorente, A ve Salvador, G, Atlas Lingüístico y etnográfico de Andalucía, Universidad de Granada, 1961-73; Cejador, J. Vocabulario medieval castellano, Madrid, New York, G. Olms, 1971; Conti Rossini, K. Cristomathia Arabica Meridionalis Epigraphica, Roma, Instituto per l’Oriente, 1931 Corriente, F. Diccionario de arabismos y veces afines en iberorromance, Madrid, Gredos, 1999; Egilaz, L. Glosario etimológico de las palabras españoles (castellanas, catalanas, gallegas, mallorquinas, portugueses, valencianas y bascongadas) de origen oriental (árabe, hebreo malayo, persa yturco), Madrid, Atlas, 1974
 
 
53. TÜRKİYE’DE BİLİM KADINLARI VE BİLİMİN GELİŞİMİNE KATKILARI         352 SAYFA
Günseli NAYMANSOY
tebder@hotmail.com