TEBDER
ONLİNE KURS

Temmuz


 

TEB-DER TEMMUZ AYI KİTAP DAĞITIM LİSTESİ


1.AHLAK FELSEFESİNDE İLAHİ BUYRUK TEORİSİ 140 SAYFA


Tanrı ahlak ilişkisi felsefenin en çok tartışılan konularından biridir. Bu ilişki konusunda ortaya konan problemler de bu uzun geçmişe bağlı olarak olabildiğince fazladır. Tanrı ahlak ilişkisi konusundaki problemlerden biri de “ilahi buyruklar” dır.

Teistik Tanrı tasavvuru çerçevesinde, Tanrı ahlak ilişkisi konusunda farklı yaklaşımlar olmakla birlikte, temelde tüm düşünceler Tanrı ve ahlak arasındaki ilişkinin yadsınamayacağıdır. Buna bağlı olarak ortaya koyulmaya çalışılan ilişkinin varlığından ziyade nasıllığı konusunda problemler yaşanmaktadır. Bu problemlerin başında da Tanrı’nın buyruklarının ahlakla olan ilişkisinin sorgulanması gelir.

Tanrı’nın buyruklarının ahlakla olan ilişkisini açıklama noktasında geliştirilen teoriler, ilahi buyruk teorileri olarak adlandırılır. Bu teorilerin temel dayanak noktası, ilahi buyruklar›n ahlak üzerindeki belirgin etkisini açıklamaya yöneliktir.

Çalışma “ilahi buyruk teorisi”nin genel anlamda felsefenin özelde ise din ve ahlak felsefesinin temel sorunlarından biri olarak görüldüğü ve bu soruna yönelik yaklaşımlar›n günümüz felsefesinde canlı bir ilgi ile ortaya koyulduğunu ifade edeceğiz. Giriş bölümünde ilahi buyruk teorisinin bir felsefe problemi olarak nasıl ele alındığın› işleyeceğiz. Bu konu ile ilgili tarihi arka plana ve teorinin çıkış noktasına değineceğiz.

Birinci bölümde ilahi buyruk teorisinin modern felsefedeki yaklaşımlarına yer vereceğiz. Bununla ilgili olarak Robert M. Adams ve Philip L. Quinn’in teori hakkında görüşlerini açıklayacağız. Daha sonra ise bu görüşleri Swinburne’ün yaptığı ayrımları da dikkate alarak değerlendireceğiz.

İkinci bölümde ise, ilahi buyruk teorisinin ele alınması sırasında ortaya ç›kan problemlerden bahsedeceğiz. Bu problemleri Tanrı ahlaki değer ilişkisinde sebeplilik problemi, ilahi buyrukların keyfiliği ve olgu değer problemi başlıkları altında ele alacağız. Bu problemlerin değerlendirilmesi kısmında problemlere yönelik eleştirilerin yanı sıra kendi değerlendirmelerimize de yer vereceğiz. Sonuç kısmında ise genel bir değerlendirme yapacağız.


SEMA GÖKŞİN


2. AKICI ZEKÂNIN YORDANMASI 270 SAYFA


Psikoloji biliminin bir alt dalı olan bilişsel psikojide dikkat, algı, öğrenme ve bellek gibi zihinsel süreçler ele alınmakta ve bu süreçlerin işleyişi çözümlenmeye çalışılmaktadır. Bilişsel psikolojide amaç, uyarıcı ve davranış arasında neler olup bittiğine ilişkin kuramsal açıklamalar geliştirmektir. Bu kuramsal açıklamalara göre, uyarıcı ve davranış arasında bir seri aşama vardır. İnsan zihninin sınırlı kapasitesine bağlı olarak bilgi, bu bir seri değişik aşamalardan geçmektedir. Bu aşamalar arasında uyarıcının fiziksel özelliklerinin çözümlendiği duyumlar, nesnelerin tanınmasını zihinde kalmasını sağlayan bellek ve duyumların semboller aracılığıyla işleme tabi tutulmasını sağlayan dil bulunmaktadır. Bütün sayılan aşamalar, insanın zihinsel süreçlerini oluşturmaktadır.

İnsan zekâsı da bir zihinsel süreç olarak kabul edilmektedir. Zekâ kavramı, uyaranları algılama, algılananları değerlendirme, kavramsallaştırma, soyut akıl yürütme, düşünme, öğrenme, öğrenilenler ve deneyimler arasında bağlantı kurma ve bunları kullanabilme yeteneklerini içermektedir. Bu tanıma göre zeka, kişinin amaçlı eylemde bulunmak, akılcı biçimde düşünmek ve çevresiyle etkin bir biçimde ilgilenmede sergilediği “global” bir özelliktir. Zekâ, düşünmede çeşitliliği, esnekliği, hızı, yaratıcılığı, kişiyi geçerli bir sonuca ulaştıran hayal kurma yeteneğini, çok aşamalı plan yapabilmeyi, doğru tahminlerde bulunabilmeyi, doğru çözüm bulunamadığında doğaçlama yapabilme becerisini içermektedir. Görüldüğü gibi bu zihinsel süreç tek boyutlu değildir.


HATİCE KAFADAR



3. ANTİK DÖNEMDE FELSEFE VE SANAT 462 SAYFA


İnsanoğlunun geçirdiği uygarlık evriminde, Eski Yunan düşüncesinin ayrı bir yeri vardır. İdealizm, hümanizm, demokrasi, etik, estetik gibi kavramlar Antik Yunan Uygarlığı’nın insanlığa armağanıdır.

Dönemin düşünce ve sanat ürünlerine olan ilgi günümüze dek öyle yoğun olmuştur ki, bugün felsefe tarihinde Platon ya da Aristoteles’ten etkilenmemiş bir düşünürün ya da Phidias veya Polykleitos’tan ilham almamış bir heykeltıraşın varlığından söz edilemez. Üstelik sanatın yalnız heykeltraşlık alanında değil, her kolunda Eski Yunan izlerini bulmak mümkündür. Resimde Sandro Boticelli’nin “Venüs’ün doğuşu” adlı duvar resmi; mimaride John Soane’in (19.yüzyıl) “Bir kır evi tasarısı” ki; Dor üsluplu, özgün Parthenon biçimiyle tasarlanmıştır; müzikte Igor Stravinsky’nin “Apollo” balesi; sinemada Mario Camerini’nin “Ulysses” filmi; tiyatroda Jean Anouihl’in (20.yüzyıl) “Antigone” adlı oyunu; edebiyatta Thomas Mann’ın “Venedik’te ölüm” adlı romanı ve elbette heykelde Jean Goujon’un (16. yüzyıl) “Suçsuzlar çeşmesi” kabartması bunlar arasında sayılabilir.

Felsefe tarihine baktığımızda da; modern felsefenin temellerinin bundan

yüzyıllarca önce İyonya’nın Miletos kentinde atıldığını görmekle kalmıyoruz ama aynı zamanda günümüze değin Kant, Hegel, Schopenhauer, Goethe ve Nietzsche gibi birçok filozofun düşüncelerini biçimlendirmelerinde Eski Yunan felsefesine çok şey borçlu olduklarını görüyoruz.

Antik dönemde felsefe ve sanat” başlıklı bu tez, insanı şaşırtan bir gerçeğe işaret etmektedir: Antik Yunanlı aydın, daha o zamanlar, sanat eserleriyle düşüncenin birbirinden ayrılmaz öğeler olduğunun bilincine varmıştır. Sanat da düşünce de toplumsaldır. Ama sanat eseri, kuru bir toplumsal gerçekliğin dışavurumu değildir. O, topluma ait olmakla; sanatçısının, o toplumun bir bireyi olmasıyla toplumsaldır. Fakat aynı zamanda özneldir. Sanatçının izlenimlerini şekillendirdiği bir nesnedir. Yani, düşüncenin öznesidir. Eski Yunan Uygarlığı’nda, sanatın toplumsal yönü daha ağır basıyordu. Yani, “sanat toplum için”di. Belki de bu yüzden sanatçının dış dünyaya dair izlenimleri, eseri üzerinde çok belirgin değildi.

Yine de, daha o dönemden kalan sanat eleştirilerine baktığımızda yeniliklere imza atan ressamlardan, heykeltıraşlardan söz edildiğini görüyoruz. Eski Yunan toplumunda, halk, sanatla iç içe yaşıyordu. Heykeller yalnız tapınaklara hapsolmamıştı. Açık alanlar da yontularla doluydu. Belki de bu yüzden, Platon, Aristoteles gibi düşünürlerin günümüze ulaşan hemen tüm eserlerinde, sanatla, heykelle ilgili sayısız benzetme bulunur. Günümüzde, Antik Yunan sanatı ile düşüncesi arasındaki bağlantıya değinen hemen her kaynak, daha çok, sanat-mitoloji ya da sanat-siyaset ilişkisi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Bir doktora tezi olarak hazırlanan bu çalışmada ise, konunun pek incelenmemiş bir yönü olan sanat-felsefe ya da felsefe-sanat ilişkisi irdelenmiş; bu amaçla dönem felsefesi, dönemin tasvir sanatlarından heykel dalıyla bağlantılı olarak incelenmiştir. Bu bağlantının varlığının ve derinliğinin sergilenmesi, Eski Yunan heykeline ve sanatına farklı bir açıdan bakmamızı sağlayacaktır. Umuyorum ki; bu çalışma, ayrıca, insanlığın Eski Yunan sanatına yüzyıllardır süren ilgisini açıklamaya da yardımcı olur.


DİDEM DEMİRALP


4. ARİSTOTELES FELSEFESİNDE AKIL VE HİS İLİŞKİSİ 266 SAYFA


İnsan, insanı açıklayamaz. İnsan, kendini de açıklayamaz. İnsan, benzerlerini de açıklayamaz. Olduğu şeyi açıklayamayan insanın bir anlamda trajedisi, bir anlamda da merak uyandıran gizemini yaratan bu durumu keşfinin sonu yoktur. Kendine ait bu gizemin cazibesi ile insan, evren içinde kendi varlığının bilincine vardığı andan itibaren özünü anlama çabası içinde olmuştur. Felsefi anlamda kendi varlığımızın ifadesi olarak ve bize ait olan bir kavram olarak en iyi bilmemiz gereken şey olması lazımdır. Ne var ki, birçok bilgiye sahip olsak da sadece felsefede değil, biyolojik, fiziksel, kimyasal, psikolojik, fizyolojik vb.olarak hiçbiri insanın kendini açıklaması anlamında tatminkâr olamamıştır.

Kendi kendini problem alarak, ister soyut, ister birey insandan yola çıksın, insanın amacı kendini açıklamaktır. Böyle bir açıklamayı insan, ahlaki boyutta da yapmak ister. Her insanın hayat içinde bir tavrı vardır. Fakat esas olması gereken ve genel geçer doğru olabilecek tavır ne olmalıdır? Veya bu tavrın belirleyicisi nedir? Bu tavır üstünde doğa veya insanın kendisi ne kadar etkilidir? Bu tavrın yöneldiği amaç nedir? Felsefe tarihi boyunca bu sorulara farklı cevaplar verilmiştir. Mutlak olarak açıklanması zor olan bu bilinmezliklerden biri de insanın, hem kendisi dışındaki diğer canlılarla ortak olan doğal yönü, hem de onlardan farklı olarak sahip olduğu bilinç ve akıl sayesinde edindiği üstün varlık yönü sebebiyle, arada kalmış iki yönlü bir varlık olmasıdır. Biri duygularına karşılık gelen, diğeri ise, aklına hitap eden bu iki yönü arasında insan, bir uyum sağlama çabası içindedir.

Birçok filozofun yöneldiği bu çaba, Aristoteles’in ahlak felsefesini oluştururken, ortaya koymuş olduğu psikolojisinde de vardır. Aristoteles’in akıl ve his ilişkisi ile ilgili ortaya koyduğu yaklaşım, pratik hayata yönelik geçerliliğe sahip iken, günümüzde de psikoloji biliminin ortaya koyduğu bazı yaklaşımlarda halen etkilidir. Bu çalışmada Aristoteles’in akıl ve hissi nasıl yönetmek gerektiğine dair öğütleri, onun ortaya koyduğu felsefi yapı ve kavramları ile ilişkilendirilerek ortaya koyulmuş olup, bir anlamda çabasına ortak olunmuştur.


F. DENİZ BEŞPINAR



5. BATILI ANLAMDA TÜRK RESMİNDE YERELLİK 314 SAYFA


İçinde yaşadığımız zaman, sanat olgusunun büyük bir yoğunluk kazanarak, toplum hayatında önemli rol oynadığı bir çağ olarak görülmektedir. Dünyanın hemen her yerinde sanat, toplumun bütünlüğünü ilgilendiren son derece etkili bir iletişim aracı olmuştur. Üslup ve eğilimlerin bireysel tercihlere yönelmelerine rağmen, sanatın toplumsal yönü geçerliliğini her dönemde sürdürmüştür. Belirli bir sosyal çevre içinde var olan sanatçının eserleri de onu kuşatan bir fizik ve sosyal çevreden beslenerek hayat bulmuş ve böylece sanatın gelişip çiçeklenmesi mümkün olabilmiştir. Van Gogh’un; kendi postallarını, yatak odasını, yaşadığı yakın çevresini defalarca eserlerinde yansıtması hep bu anlayışın tezahürü olmuştur.

Sanatın tarihi bizlere sanatçının zihninde oluşan med ve cezirlere rağmen ilgisini dış dünyadan ayırmadığını ve bu zengin, bereketli kaynağa yönelerek yeni ifade ve konu çeşitliliğine ulaştığını göstermiştir. Hatta soyut sanatta bile bir reel gerçek en azından kavram olarak sanatçının hareket noktasını oluşturmaktadır. Resim sanatında bazen motif ve biçim varlığı, bazen tema ve muhteva olarak karşılaşılan bu zenginlik milli – yerli – yerel kavramları çerçevesinde kendini belli eder. Bu araştırma “Türk Resminde Yerellik” konusunu ele almakta ve enine boyuna bu sorunun analizi ile değerlendirilmesine yönelmektedir. Bu amaçla başta Devlet Resim ve Heykel Müzelerinde bulunan çok sayıda eser örnek olarak ele alınmış olup, analizleri yapılarak, Türk Resminin her dönemini yansıtan zengin bir katalog oluşturulmuştur.


ALAYBEY KARAOĞLU


6. EBU ZEYD EL BELHİ’NİN AHLAK FELSEFESİ 366 SAYFA


Kindî'nin ögrencisi olan ve Ebû’l Hasan el-Âmiri’ye de hocalık yapan, Ebû Bekir er-Râzi’nin çağdaşı olan Horasan’lı âlim, İslâm düşüncesini meydana getiren birçok önemli sima gibi yakın zamanlara kadar ilim ve düşünce çevrelerinin dikkatlerinden uzak kalmıştır. Tabi bunun bir sebebi de kaynaklarda kendisine birçok kitap nispet edilmesine rağmen, yakın zamana kadar bu eserlerden haberdar olunmamasıdır. Ancak Fuad Sezgin’in Ayasofya Kütüphanesi’ndeki çalısmaları sırasında ortaya çıkarılan ve yine Fuad Sezgin tarafından faksimile baskı olarak çoğaltılıp çeşitli kütüphanelere hediye edilen Mesâlihu’l ebdân ve’l enfüs, bir tıp kitabı olmasına rağmen, Kindî ekolünün bir temsilcisi olan Belhî’nin ahlâk felsefesi hakkındaki görüşleri de ihtiva etmesi sebebiyle önemli bir kaynak konumundadır. Daha önce her nedense gözlerden ırak kalmış olan “Belhî’nin ahlâk felsefesi” bizim tezimizin de ana konusunu oluşturmaktadır.

Belhî hakkında bugüne kadar Türkiye’de pek fazla çalışma yapılmamış olması, kendisinin Kindî ekolünün bir temsilci olarak kabul edilmesi ve Kindî ile Âmirî arasında kalan bu bakir alan hakkında muhataplarına bir nebze olsun bilgi sunmayı amaçlayan bu mütevazı çalışmamızda onu seçmemizdeki en önemli sebebi teşkil etti.

Bu çalışmamızda ana kaynak olarak tabiî ki filozofumuzun günümüze kadar gelen iki eserinden birisi olan Mesâlihu’l-ebdân ve’l-enfüs’ü kullandık. Hayatı hakkında araştırma yaparken Yâkût el-Hamevî’nin Mu‘cemu’l-udebâ adlı eseri ana kaynağımızı oluştursa da diğer biyografi eserlerinden de yararlanmayı ihmal etmedik. Mesâlih’den filozofumuzun ahlâk felsefesi ile ilgili görüşlerini çıkartırken karsılaştırma yapmak için diğer filozofların görüşlerinin olduğu eserlere müracaat ettik. Bunun yanında Mesâlih’in bir tıp kitabı olması nedeniyle zaman zaman yer vermek zorunda kaldığımız tıbbî konuları fazla detaya girmeden bilgilendirme yapmaya çalıştık. Aynı şekilde ahlâk felsefesinin dışında kalan felsefe konularında da tezimizin sınırları nedeniyle aynı tutumu sergiledik.

Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır; giriş bölümünde ruh hastalıkları ile ahlâk ilmi arasında var olan ilişkiyi ortaya koyduk. Birinci bölümde, Ebû Zeyd Belhî’nin hayatı, eserleri, ahlâkî ve ilmî şahsiyeti ve Mesâlih ile ilgili genel bilgiler verdik. İkinci bölümde, ahlâk ilmi açısından ruhun güçleri sorunu incelemeye ve bu bağlamda ruh beden ilişkisi hakkında bilgi vermeye çalıştık. Bunu yaparken de ilimlerin birikimsel karakterini göz önüne alarak iki büyük Yunan filozofu Platon ve öğrencisi Aristo’nun görüşlerini kısaca aktarmayı uygun gördük. Daha sonra filozofumuz Ebû Zeyd el-Belhî’nin hocası Kindî’nin, talebesi Âmirî’nin, çağdaşı ve belki de muhtemelen öğrencisi Ebû Bekir er-Râzî’nin ve Belhî’nin görüşlerini sıra ile zikrettik. Ruh-beden ilişkisi hakkında da bilgi verirken yine aynı üslubu kullanmaya özen gösterdik. Tezimizin en uzun olan üçüncü ve son bölümde ise, filozofumuzun bu konudaki görüşlerine ışık tutması amacıyla İslâm felsefe geleneğinde ruh hastalıklarını kavramının nasıl ele alındığını Mesâlih’de yer alan sistematiğe bağlı kalmak şartı ile filozofumuz göre baslıca ruh hastalıklarının neler olduğunu ve bu hastalıkların tedavilerine ahlâkî hayatın rolünü ele aldık. Bütün bunları yaparken de filozofun satır aralarından çıkarmaya çalısgımız ahlâk felsefesi hakkındaki görüşlerini de okuyuculara aktarmaya çalıştık.


UMUT KAYA


7. BİREYLERİN UYUM DÜZEYLERİ İLE EMPATİK BECERİLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER 414 SAYFA


Bu araştırmada, bireylerin uyum düzeyleri ile empatik beceri düzeyleri arasındaki ilişkiler, cinsiyet ve öğrenim alanı (fen ve sosyal) değişkenleriyle birlikte incelenmiştir.

Araştırmanın örneklemi 1997 – 1998 öğretim yılında Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Üçüncü sınıflarında okuyan öğrencilerin 100’ü kız, 100’erkek; 100’ü sosyal alanda, 100’ü fen alanında öğrenim gören toplam 200 öğrenci seçkisiz örnekleme yöntemiyle seçilerek oluşturulmuştur.

Bireylerin uyum düzeylerinin belirlenmesinde, Özgüven (1976) tarafından geliştirilen Hacettepe Kişilik Envanteri; empatik beceri düzeyinin belirlenmesinde ise Dökmen (1988) tarafından geliştirilen Empatik Beceri Ölçeği –B Formu kullanılmıştır.


BİROL ALVER


8. ÇAĞDAŞ TÜRK RESMİNDE MİNYATÜR ETKİLERİ 512 SAYFA


Başlangıcından bugüne Türk resim sanatı farklı boyutlarıyla ele alınıp değerlendirilmeye çalışılmıştır. Halen Cumhuriyet öncesi ile Cumhuriyet sonrası çağdaş Türk resminin gelişimini aydınlatma yolunda önemli çalışmalar yapılmaktadır. Ancak akademik ve popüler düzeyde süren günümüz sanat yazarlığının son yıllardaki ulaşmış olduğu nokta düşünüldüğünde bu çalışmalarında yeterli olduğu söylenemez.

Özellikle 1940’lı yıllarda ağırlık kazanan ve günümüze değin süren Türk resminin kimlik arayışlarına yeteri kadar ilgi gösterilip, bu arayışa imkan veren sosyal, siyasal ve kültürel koşulların oluşumu ve bu oluşumun sanatçılara yansıyan boyutları yeterince aydınlatılmamıştır.



HÜSEYİN ELMAS



9. DİNE PSİKOLOJİK YAKLAŞIMDA DEĞİŞİMİN DİNAMİKLERİ 322 SAYFA



İnsan ve hayvan dogasını inceleyen bilim dalı olarak tanımlanabilen Psikoloji, 19. yüzyılda bagımsız bir disiplin haline gelmis olmasına ragmen tarihî temelleri çok eski dönemlere dayanmaktadır. Genel anlamda, insanın zihin dünyasında yasadıklarını incelemesi olarak ele alınan psikolojinin tarihsel serüveni, pek çok filozof ve psikologun ileri sürmüs oldugu görüslerle sekillenmistir.

Tarih boyunca din, hem bireysel hem de toplumsal pek çok yönelisin ortaya çıkmasında en etkili unsurların basında gelmistir. Bir motivasyon unsuru olarak din, insanda en kalıcı ve düzenli davranısların ortaya çıkmasında essiz mekanizmalara sahiptir. Konuya bu açıdan yaklasıldıgında din-psikoloji iliskisi gündeme gelmektedir.

Din Psikolojisi, dinî fenomenleri psikolojik bakıs açısıyla arastıran bir bilimdir. Bu çalısmanın hedefi de Psikolojinin alt dallarından biri olan Din Psikolojisi’ne zemin olusturan olayları ve kurulusundan itibaren psikolojinin dine bakısını ortaya koymaktır.

Giris ve üç bölümden olusan çalısmanın ilk bölümde, psikolojinin bir bilim dalı haline gelmesinde katkısı olan düsünür ve olaylar ele alınmıstır. Tarihin ilk devirlerinden, psikolojinin kuruldugu 19. yüzyıla kadar geçen süreçte, modern psikolojinin inceleme alanına giren konuların ele alınıs sekli ve o dönemlerdeki din anlayısı, kronolojik bir sıra takip edilerek ortaya konmaya çalısılmıstır. Bölümün sonunda, Psikoloji’nin bilimsel olarak bir disiplin haline gelme sürecine deginilmistir.

İkinci bölüm, psikolojideki çesitli düsünce ekollerinin kurulusu ve gelisiminin yanı sıra din ile ilgili görüslerini içermektedir. Bu bölümde bir ekolün dine yaklasımı anlatılırken ekolde lider konumunda olan bilim adamı ve psikologların din görüslerine yer verilmis; onlardan hareketle ekolün düsünce yapısı ve din ile ilgili görüsleri arasında baglantı kurulmustur. Ayrıca, Psikoloji tarihi içerisinde dine yaklasımda degisimi meydana getiren bireysel ve sosyal faktörlere deginilmistir.

Üçüncü bölümde, günümüzde ilgi odagı haline gelmis Transpersonel, Tasavvuf ve Pastoral yaklasımlara yer verilmis; tüm çalısmada ortaya konan çerçeve dikkate alınarak Din Psikolojisinin muhtemel yönelislerine dair çıkarımlarda bulunulmustur.


SEVDE DÜZGÜNER


10. ERİCH FROMM’UN HÜMANİTER DİN ANLAYIŞININ GÜNÜMÜZ TOPLUMLARI AÇISININ DEĞERLENDİRİLMESİ 422 SAYFA


  1. Araştırma Konusunun Kapsamı ve Önemi


XIV. yüzyılın ikinci yarısında, alt yapısı Yunan Felsefesindeki algılanış tarzına benzemekle birlikte içerik olarak faklı bir muhtevayla çok sesli bir şekilde Avrupa’da yeniden telaffuz edilmeye başlayan Hümanizm kavramı, başlangıçta sanat dünyasında etkisini hissettirmiş, daha sonraları düşünce hayatının ve eylem dünyasının birçok alanında kullanılan, vazgeçilmez felsefi bir motif haline dönüşmüştür. Hümanizm kavramının tanımlanmasında ve ardından bu kavramının içeriğinin doldurulmasında, referans noktasını Tanrı ve insan arasındaki değişkenlere göre belirleyen bakış açılarına göre belirgin farklılıklar gözlemlenmektedir. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte hümanizm, felsefi bir yaklaşım tarzı ve hatta pek çok durumda sahip olunan dünya görüşünün ana motifi olarak değerlendirilmiştir.

XIV. yüzyılda ideolojik bir öze dayanan klasik hümanizm, XIX. yüzyılda yeni anlamlar yüklenerek, daha ciddi siyasi ideolojilerin yapı taşı olarak kullanılmıştır. Bugün akılcı, faydacı, tecrübeci, toplumcu, ferdiyetçi, gerçekçi, Marksçı, teist veya ateist gibi birbirinden farklı birçok hümanizm anlayışından söz edilebilmektedir. Bu derece geniş bir yelpazeye yayılan hümanist düşüncede değerler dizisinin dağınıklığı, birbirinden pek çok yönden farklı olan dini, siyasi veya felsefi düşünce içersinde az veya çok kendinden söz ettirmesinin önemli bir sebebidir. İnsan kavramının her türlü düşünce ve davranışını kendinde toplayabilecek kadar geniş bir çerçeveye sahip olmasından kaynaklanan kararsızlık, farklı anlayış ve tanımlamalarla hümanizme de yansıyarak söz konusu kavramın belirsizleşmesiyle neticelenmiştir.

XIX. yüzyılın sonundan itibaren hümanizm, doğanın işleyişinde veya şeylerin düzeninde ‘insan türüne ayrıcalıklı bir önem atfeden’ insanın veya insanlığın merkeziliğini vurgulayan her türden düşünce hareketini niteleyen bir kavram haline gelmiştir. Kendine has farklı yorumları içinde barındırmasına karşın Erich Fromm, ‘hümanizm’i, başka bir anlamda insanın şeylere hümaniter yaklaşımını, onun hayatı boyunca en önemli ödevi olan, kendi içsel güçlerini ve iç potansiyelini ortaya çıkarmak ve geliştirmek olarak tanımlamaktadır. Bu çabalamanın sonucu ve karşılığı, insanın varlık sebebi olan kendi gerçek kişiliğinin farkına varması ve bunu en üst düzeyde bir noktaya ulaştırmasıdır.


HASAN ATSIZ



12. FARABİ’DE HAKİKATE ULAŞMA YOLU OLARAK FELSEFE 496 SAYFA


Felsefe her şeyden önce bir hakîkat arayışıdır. Filozof, tarihin bir noktasında ve belli bir coğrafyada kendi bireysel kişiliği çerçevesinde belli bir hakîkat iddiâsı ortaya koyar. Onu dinlerken herkesten ve her şeyden vazgeçmemiz gerekir. Çünkü bütün bir kurgu ona aittir. Başka bir filozofla diyaloğa geçtiğimizde aslına zihinsel bir şok yaşıyoruzdur. Bu her defasında böyle olur. Farklı hakîkat iddiâlarıdır bunlar. Ancak her biri de felsefedir. Onların her birini felsefenin tümel varlığına dâhil eden bir kriterimiz vardır, olmalıdır. Felsefe ile onun tarihi arasında dönüp dolaşır, bazen belirli bazen bulanık yolculuklar yaparız. Bir hakîkatten başka bir hakîkate doğru devam eder gider bu süreç. Bazen savrulur bazen toparlanırız. Ancak her zaman bizi mutlu kılan bir şey vardır: Hakîkatin bilgisinin ardında koşmanın sevinci. Bu sevincin ardından bir dinginlik ve huzur hissettiğimiz zamanlar olur. Büyük filozoflar bu huzurun temsilcileridirler. Onları okuduğumuzda onlarla aynı huzuru paylaşırız. Ancak bu fazla sürmez. Filozoflar kendi huzurlu duruşlarıyla bizi mutlu ettikleri kadar huzursuz da ederler. Aynı çabayı sarfetmedikçe, kendi hakîkat iddiâmızı ortaya koymadıkça hep huzursuzduruz ya da yapay bir huzur içerisindediriz. Huzurlu günlerimizi yaşadığımız çağlarda sorarız “felsefenin ne olduğu”nu. Bu soru onun tarihiyle doğrudan ilintilidir. Felsefenin neliği ve tarihi, iki farklı sorun gibi gözüken ve kısmen de öyle olan; bununla birlikte çoğu zaman da iç-içe geçmiş olarak bulunan felsefî sorunlardır. Meseleye biraz daha üstten baktığımızda soru daha da zorlaşır.

Bu soru “hakîkatin neliği”ne ilişkin olan sorudur. Hakikâti aramaya başladığımız andan itibaren felsefelerle karşılaşırız. Büyük harfle yazdığımız FELSEFE’NİN parçalarıdır felsefeler. Hakîkatin aranışı süreci, BEN-FİLOZOFLAR ve FELSEFE arasındaki zorlu diyalogun anlarının toplamından ibârettir.


ALİ TEKİN



13. FELSEFE MECMUASI VE FELSEFE VE İÇTİMAİYAT MECMUASI’NIN TAHLİL VE TASNİFİ 286 SAYFA


Felsefe Mecmuası (1913) ve Felsefe ve _çtimaiyat Mecmuası (1927- 1930) isimli dergilerin Türk düsünce tarihine katkılarını incelemeyi amaçlayan bu çalısmada, temelde üç sorunun cevabı aranmaktadır. Birincisi, son dönem Osmanlı düsüncesinin genel yapısı nasıldır? _kincisi, söz konusu dergilerin içeriginde neler vardır? Üçüncüsü ise, dergilerdeki felsefi metinlerin ve genel olarak da dergilerin felsefi egilimleri nedir ve Türk felsefe gelenegine katkıları ne olmustur?

Çalısmamızın birinci bölümünde, Batı felsefesinin ve _slam felsefesinin genel yapısı üzerinde durularak, bu felsefe geleneklerinin Osmanlı düsüncesine –özellikle de son dönem Osmanlı düsüncesine- olan etkileri genel hatlarıyla tespit edilmeye çalısılmıstır. Bu bölümde yirminci yüzyılın ilk çeyregindeki Türk felsefi düsüncesinin genel yapısı üzerinde durmamızın iki önemli sebebi vardır. İlki, arastırmamızın temel ilgi alanı olan Felsefe Mecmuası ve Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası’ndaki felsefi metinlerin çözümlenmesine bir zemin olusturabilme; ikincisi ise, söz konusu dergilerin bir bütün olarak Türk felsefi gelenegi içerisindeki yerini görebilme amacına yöneliktir.

İkinci bölümde, Felsefe Mecmuası ve Felsefe ve içtimaiyat Mecmuası’nın içerigi üzerinde durulmustur. Bu çerçevede, dergilerin yayın hayatına giris serüvenleri, metin olarak organizasyonu ve fiziksel görünümleri incelenmistir.

Üçüncü bölümde ise, dergilerdeki felsefi metinlerin çözümlemesi yapılarak, dergilerin ve yazarlarının felsefi egilimleri tespit edilmeye çalısılmıstır. Son olarak da dergilerin, Türk felsefi gelenegi içindeki yeri ve katkıları incelenmistir.


FEYZA CEYHAN ÇOŞTU





14. FELSEFİ DANIŞMANLIK YAKLAŞIMININ REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMANLIK ANLAYIŞLARININ GENEL MANTIĞI İLE BİRLEŞTİRİLİP BİRLEŞTİRİLEMEYECEĞİ SORUNU 308 SAYFA


On yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki biçimiyle doğa bilimleri, bilimle felsefe arasında fazla bir ayrım yapmamışlardır. İki alanı ayırdıkları durumlarda bile, bu iki dalın dünyevi gerçeği aramakta el ele verdiklerini düşünüyorlardı. Ancak daha sonradır ki; deneye dayalı çalışmalar, bilimin vizyonunda merkezi bir yer edindikçe felsefe, doğa bilimlerine göre giderek, gerçek hakkında apriori (önsel), deneye tabi tutulamayan önermeler geliştirmekle suçlanan, teolojinin yerini alan bir dal olarak görülmeye başlanmıştır (Gulbenkian 1996, s.14). On dokuzuncu yüzyıla doğru, bilgideki bu ayrışma, iki dalın “ayrı ama eşit” oldukları yolundaki eski anlamını yitirmiş ve yerini, en azından doğa bilimcilerin gözünde, kesin olan bilgiyi (bilim); hayal edilen, giderek hayali (bilim olmayan) olandan üstün gören bir hiyerarşiye bırakmıştır. Felsefe giderek, metafizik konularla uğraşan, uygulama olanı almayan bir disiplin olarak görülmeye başlanmıştır.

Oysa, İsa’dan iki yüz yıl önce Epiküros, felsefi düşüncenin insanların acılarını hafifleteceğini söylemişti (Raabe 2002, s.18). Bugünlerde felsefenin, kendisini yeniden uygulamalı bir bilim alanı olarak ilan ettiği görülmektedir. Fakat asıl soru, felsefe bu iddiasını tam anlamı ile gerçekleştirebildi mi?

Felsefeci Navia “Felsefenin temel amacının, kişinin durumunu geliştirmek olduğunu” iddia etmiş ve bunu şu şekilde özetlemiştir:

Sokrates’in konuşmaları, tercihleri, onun olabilecek en önemsizharekeleri, mimikleri kısacası bütün yaptıkları, hayatını kurma amacı tarafından belirlenmişti (Raabe, 2002, s.22). Sokrates’e göre, “Hesabı verilemeyen bir yaşam, yaşanmaya değer değildir.” (Kuçuradi, 2000, s.149).

Sokrates: “Retorik tıp bilimi gibidir.” Phaedrus:”Nasıl olur?”

Sokrates: “Neden mi, çünkü tıp insan bedeninin doğasını tanımlamak zorunda iken etorik de aynı şeyi insan ruhuna ilişkin olarak yapmaya çalışır… Eğer ampirik olarak değil de bilimsel olarak yola çıkarsak o zaman birinde sağlığımızı ve gücümüzü korumak için ilaç ve yiyecek temin ederken, diğerinde eğitim ve sözcüklerin doğru kullanımı ile arzuladığımız erdemi yeşertmeye çalışırız.”der (Platon, 1993, s.53-54).

Sokrates (Platon, 1993, s.52), “Doktorların insan vücudunun sağlığını korumaları gibi, felsefenin amacının da ruhu geliştirmek olduğunu, fakat sadece kendi ruhlarını değil, başkalarının ruhlarını da geliştirmek olduğunu söylemekteydi.” Sokrates (Platon, 1993, s.85)’e göre insanların, “hasta bir ruhla yaşamanın, hasta bir bedenle yaşamaktan daha büyük bir mutsuzluk kaynağı olduğunu anlamadıklarını söyler.” Filozoflar Sokrates’in tersine, bu güne kadar, bilgilerinden yararlanmakla ilgilenmedikleri gibi, onlar yaptıklarını, gerçek yaşamın kişisel karmaşalarıyla da ilişkilendirmek istememişlerdir. Akademik anlamda onlar, öncelikle yaşamın gerçekleri dışında kalan uydurma özetlerle ilgilenir olmuşlardır. Felsefe, insanın içine düştüğü sıkıntı ve acılarında, ne yazık ki, sözsüz kalmış, sadece bir grup insanın anlayıp tartıştığı bir alan olarak etkisiz bir hale getirilmiş, bir başka boyutta ise, sadece metafizik düşünceler üretmiştir. Wittgenstein’ın ortaya koyduğu gibi felsefe; “Her şeyden olduğu gibi ayrılmıştır” (Raabe, 2002, s.23-24). Platon soyut düşünebilme yeteneği gerektirdiği için felsefeyi övmüştür. Raabe (2002, s.24)’e göre, bugün felsefesinin temel sorunu, onun kişisel açıklamalar ve tamamen konuşma olması, fakat uygulamanın olmamasıdır. Akademik felsefe çevrelerince de görülmektedir ki; felsefe, eğer bir uygulama alanı varsa faydalı olabilir.


FAHRİ BAŞARA


15. GAZİ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ RESİM İŞ BÖLÜMÜ’NÜN ÇAĞDAŞ TÜRK RESİM SANATI İÇERİSİNDEKİ YERİ 1104 SAYFA


İBRAHİM ÇOBAN


16. GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE LİTOGRAFİ 224 SAYFA


GONCA İLBEYİ


17. GESTALT KURAMININ GRAFİK TASARIMA ETKİLERİNİN İNCELENMESİ

250 SAYFA



GİRİŞ

Bu bölümde arastırmanın konusu, konuyla ilgili kavramlar, arastırmanın amacı, konunun sınırları, arastırmanın yararları, konu ile ilgili arastırmalar ve arastırmanın yargılanması yer almaktadır.


I.I.GÖRSEL ALGILAMANIN OLUSUMU

I.I.1.GÖRME

Gözün gördügüne akıl inanır” sözü göz duyusunun bilgi edinmemizdeki önemini ifade eder.1Görme duyusu insanoglunun en önemli duyularındandır. Çevremizdeki nesneleri, olayları, durumları önce görerek duyumlar ve anlamaya çalısırız. Görme, nesneden gelen ısık ısınlarının göz yolu ile beyinde algılanması olayıdır.2 Çevresinde gözlemledigi nesneleri görsellestiren onları yorumlayan insanoglu anlama ve anlatma sürecinde agırlıklı olarak görsel ve isitsel duyulardan faydalanır ve tüm bu algı boyutu insan beyninde anlamlandırılarak sonuca ulasır.


I.I.2. GÖRMENİN FİZYOLOJİK BOYUTU

Görme duyusunun organı gözdür. Gözün yapısındaki ısık enerjisine duyarlı reseptörler, ısık enerjisini sinir hücrelerinde aksiyon potansiyeline çevirirler. Aksiyon potansiyeli özel bir sinir yolu ile beyindeki görme merkezine ulasır. Görmenin genel mekanizması oldukça basittir, görünür spektrumdaki elektromanyetik dalgalar, göz mercegi ile ag tabakada ki retinal alıcılar üzerine odaklastırılır. Görme yoluyla ısık ve renk, onların çesitli dereceleri ve farklılıkları düsüncesine sahip oluruz. Isık burada bulunan ısıga duyarlı pigmentlerde çözülmeye yol açar ve bu çözülme sinir akımını baslatır ve bu akım görme siniri boyunca ilerleyerek gözden çıkar ve beyine gider.3


İ.TAHİR ERDAL



18. İSLAM FİLOZOFLARININ HAZ VE ELEM ANLAYIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI 204 SAYFA


Bu çalısmada insanın her türlü davranıs ve eylemlerinde önemli etken olan haz ve elem kavramlarının mahiyet ve fonksiyonu, ahlâkî açıdan ne gibi sonuçlar dogurdugu üzerinde durulmus; problem daha çok felsefe ve kelam açısından irdelenmistir. Tezimizin basgını olusturan "_slâm Filozofları" ifadesi, İslâm felsefesinin klasik dönemi olarak bilinen ve IX.-XII. yüzyıllar arasında yasamıs olan Kindî, Ebu Bekir er-Râzî, Fârâbî, _bn Miskeveyh, İbn Sînâ ve İbn Bâcce gibi önde gelen düsünürleri isaret etmektedir. Bilindigi üzere VIII. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında baslayan tercüme faaliyetleri yoluyla Antik Yunan felsefe mirasıyla tanısan İslâm düsüncesi, bu tarihten itibaren felsefî problemleri tanıma ve tartımsa imkânı bulmus; bunun neticesinde de kendine özgü bir felsefî sistem gelistirmistir.

Bu itibarla birinci bölümde eski Yunan Felsefesinde haz ve elem kavramlarının nasıl anlasıldıgı belirlenmeye çalısıldı. İkinci bölümde İslâm filozoflarının haz ve elem kavramlarına iliskin olarak eski Yunan felsefesinden intikal eden görüsleri nasıl algılayıp yorumladıkları, ne gibi katkılarda bulundukları ve nasıl yeni açılımlar getirdiklerinin tespiti amaçlandı. Üçüncü bölümde ise _slâm Felsefesinin klasik dönemi sonrasında ortaya çıkan ve müteahhirîn kelâmı olarak adlandırılan dönemin önde gelen filozof-kelamcılarının haz ve elem anlayısları arastırıldı. Kelam ile felsefenin iç içe birlikte islendigi bu dönemde filozofları elestiren ya da benimseyen kelamcıların konuya iliskin görüslerine yer verildi. İslâm düsünce tarihinde ayrı bir yeri olan mutasavvıf düsünürler incelenen kavramlara iliskin olarak sistematik bir düsünce ortaya koymadıklarından ötürü arastırmamızda bu hususa yer verme geregi duyulmadı.


CAHİD ŞENEL


19. MODA VE POSTMODERNİZM 484 SAYFA


Moda, modernizm ve postmodernizm sözcüklerinin hepsi “simdi” ile ilgili kavramlardır. Modernizm düsüncesiyle hareketlilik kazanan moda, her dönemin simdisi ile ilgilidir. Modernizm 14. yüzyıldan bu yana tüm gelenege, batıl inançlara ve dine dayalı düsünce sistemlerini yıkarak akıl temelli, bilimsel gerçeklere dayalı yeni bir dünya görüsüyle insanlıga sonsuz mutluluk vadetmistir.

Bu düsünce sistemiyle yıkılıp yaratılan her sey gibi toplumlarının giyim biçimlerinde de sürekli degisimler gerçeklesmistir. Postmodernizm ise modernizmin sonuçlarının tartısıldıgı, sorgulandıgı ve elestirildigi 1960’lardan bugünlere uzanan süreçte yasanan degisimler olarak tanımlanabilir. Bu süreçte dünyada siyasal, ekonomik, düsünsel ve kültürel alanlarda önemli ve farklı degisiklikler yasanmaktadır.

Moda insan ve toplumla çok yakından iliskilidir. Birey olarak var olmak ve belli bir toplumsal gruba ait olmak modanın temel tetikleyici unsurudur. Bu yeni durumda dini ve etnik çıkıslar, protestolar, gençlik hareketleri moda da bir çok farklı tarzların altkültürlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıstır. Yeniden bölgesel yerel giyimler, ikinci el giysiler, hippi, retro, punk gibi tarzlar belirmistir. Bu tarzlar hakim olan ekonomik, siyasi, kültürel degerlere karsı farklı bir estetik sergilemektedir. Bu yeni estetik benzesimci, kodların karısgı, ironinin önce çıktıgı, her seyin iç içe (eklektik), yan yana (pastis), üst üste (kolay)oldugu kompleks bir özellik göstermektedir.

Postmodern kültürün en belirgin özelliklerinden biri giysi, kod ve stillerinin çekismesi ve karmasıklıgıdır. Çok genis bir yelpazede çesitli giyim parçalarından kumasların, süslemelerin, renklerin, silnetlerin ve özellikle stilistlik tarzların kalitesi modern çaga kıyasla emsalsiz bir açıklık ve farklılık göstermektedir. Postmodern kültürde gençlik stilleri, genellikle kıyafeti dans, müzik ve yasam tarzıyla birlestirerek sembolik düzene bir baskalarının göstergesi olmustur.


FASHION and POSTMODERNİSM

The terms fashion, modernism and post-modernism are all concepts related to "now".

Enlivened by the notion of modernism, fashion is related to the "now" of all periods. Modernism has promised, since the 14th century, eternal joy to humanity with a new world view based on logic and scientific truths by eliminating all systems of thought based on tradition, superstitions and religion.

With this thought system, as with anything that was destroyed and rebuilt, continuous changes have occurred in the way societies dressed. The clothing has been the most important indicator of status, sex and modernity in these changes.

Post-modernism, on the other hand, can be defined as changes that have been

experienced in a period extending from the 1960s to today in which the consequences of modernism have been discussed, questioned and criticized. During this period, remarkable and diverse changes have taken place around the world in the fields of politics, economics, ideas and culture.

Fashion is closely related to humans and society. The basic motive behind fashion is to exist as an individual and belong to a specific social group.

In this new situation, religious and ethnic movements, protestations and youth

movements have resulted in the emergence of various diverse trends and subcultures in fashion. Regional and local clothes, second-hand clothes, trends such as hippy, retro and punk have experienced a comeback. These trends exhibit a different aesthetic understanding that challenge the dominant economic, political and cultural values. This new understanding of aesthetics displays a complex nature which is imitative, in which codes are confused, irony is prominent, everything is intermingled (eclectic), side by side (postiche) and on top of one another (collage).

One of the most remarkable properties of post-modern culture is the competition between and the complexity of clothing codes and styles. The quality of fabrics, decorations, colors, silhouettes, and especially stylistic trends demonstrates, in comparison to the age, an unequalled clarity and diversity in a vast array of articles of clothing. Youth styles in postmodern culture usually combine clothing with dance and life style and are a symbol of rebellion against the established order.


HAFİZE PEKTAŞ



20. MODERN TÜRK ŞİİRİNDE BABA 306 SAYFA


Hepimiz çocukluğumuzdan hatırlarız: “Anneni mi yoksa babanı mı daha çok seversin?” diye sorarlar. Kimsenin hatırını kırmamak için, “Đkisini de seviyorum” diye cevaplarız. Ama anne veya babamıza kendimizi daha yakın hissettiğimiz zamanlar vardır. Çocuğun kendisini birine daha yakın hissetmesi, anne veya babanın

karakterleri ile iliskili olduğu gibi, çocuğun doğustan getirdiği bazı özellikler (mesela, çocuğun kız veya erkek olması) ile de iliskilidir. Sairler için bu iliski son derece önemlidir; çünkü sanatlarında kalıcı izler yaratabilmektedir. Bizi ilgilendiren de budur.

Baba’ hakkında yazılan siirleri incelerken, itiraf etmeliyim ki, metinlerin sadece bir yönüne takılıp kalma korkusunu yasadım. Bazen gerçekten siirin bu yönüne takıldığım için diğer yönlerini görmediğimi fark ettim. Dahası, -biraz da çalısma öyle gerektirdiği için-, siirin bir yönüne daha fazla eğilme mecburiyeti hissettiğim zamanlar oldu. Ama hiçbir zaman zorlama anlam çıkartma yoluna gitmedim.

Burada yapmak istediğim sey, ‘baba’ hakkında yazılan siirleri ve bunların arka plânında yatan psikolojik, sosyal ve kültürel gerçekleri anlama, metinleri bu açıdan anlamlandırma konusunda okurlara yardımcı olmak idi. Metnin arka plânını yakalamak bazen hakikaten çok zor ve zorlayıcı oldu. Bazı metinlerde ise imkansız gibi gözüktü. Ama siirlerde bazı dizeler sasırtıcı derecede dikkat çekiciydi. Bu, bulguların açıklıkla ortaya konulmasına yardımcı oldu. Yani siirler, iç dünyamızın derinliklerine isaret ediyordu.

Baba’ hakkında yazılan siirleri incelerken, bir zaman sonra kendimi üç bakıs açısının ortasında buldum. Öncelikle dikkat çeken, cinsel kimliğimizin olusma sürecine iliksin yaklasım tarzıydı. Cinsel kimliğimizin olusması noktasında, günümüze kadar gelen sürece iliskin çıkarsamalarda bulunmak zorunluluk halini aldı. Ancak bu durum, benim özellikle tercih ettiğim bir sey değildi. Yaptığım sey, yakaladığım bir ipin ucunu sonuna kadar takip etmekti. Bu beni, ‘ben merkezcilik’ten çıkmaya basladığımız 3-6 yas arasında idrak edilen “Oedipus ve Elektra Karmasası”nı, sairler üzerinden anlama çalısmasına götürdü.


FATİH YARDIMCI


21.MUSTAFA ÇOKAY’IN HAYATI VE ORTA ASYA TÜRK CUMHURİYETLERİNİN BAĞIMSIZLIĞI YOLUNDAKİ MÜCADELESİ 694 SAYFA


ABDULVAHAP KARA


22. ÖĞRETMENLERİN PSİKOLOJİK İHTİYAÇLARINA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ 218 SAYFA



Öğretmenlerin psikolojik ihtiyaçlarını belirlemek amacı ile yapılan bu araştırma, nitel araştırma modelinde yürütülmüştür. Araştırma verileri, Ağrı İli Doğubeyazıt ilçesi Merkez okullarında görev yapan farklı branşlardan 36 öğretmenden elde edilmiştir. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından, Öğretmenlerin psikolojik ihtiyaçlarını belirlemeye yönelik hazırlanan yarı yapılandırılmış görüşme formları kullanılmıştır. Araştırmada verilerin analizinde, NVivo2 Bilgisayar destekli Nitel Veri Analizi Programından faydalanılmıştır.

Araştırma ile elde edilen bulgulara göre;

1. Araştırmanın bulguları incelendiğinde, öğretmenlerin psikolojik ihtiyaçlarının saygınlık, güven, sevgi, iletişim (ilişki) ve başarı ihtiyacı olduğu tespit edilmiştir. Cinsiyete göre, erkek öğretmenlerin psikolojik ihtiyaçları saygınlık, sevgi, güven,

iletişim ve başarı ihtiyacıyken; bayanların güvenlik, saygınlık, iletişim ve başarı ihtiyacı olarak saptanmıştır.

2. Öğretmenlerin, çevreleri ile iletişim kurarken, duyguları anlama, şefkat gösterme, başatlık ve yakınlık (ilişkili olma) ihtiyaçlarını giderdikleri tespit edilmiştir. Cinsiyete göre, erkek öğretmenlerin iletişim kurarken duyguları anlama, başatlık, şefkat gösterme ve yakınlık ihtiyacını, kadın öğretmenlerin ise duyguları anlama, şefkat gösterme, yakınlık ve başatlık ihtiyacını giderdikleri tespit edilmiştir.

3. Araştırma bulgularına göre, öğretmenlerin, ait olma ihtiyacını ve başarma ihtiyacını giderebildikleri, kendilerini sürekli geliştirerek yeni amaçlar edinebildikleri, yetenek ve becerilerini kullanabildikleri, özerklik ihtiyaçlarını ve ilişki ihtiyaçlarını karşıladıkları alanlarda psikolojik ihtiyaçlarını giderdikleri ve kendilerini rahat, huzurlu hissettikleri tespit edilmiştir. Cinsiyete göre incelendiğinde, her iki cinsiyetin de öncelikle ait olma ihtiyacını sonra sırası ile başarma, özerklik, ilişki ihtiyaçlarını giderdikleri alanlarda kendilerini rahat, huzurlu ve mutlu hissettikleri saptanmıştır.

4. Araştırma bulgularına göre öğretmenlerin, meslektaşları ile adalet, yeterlilik ve özgürlük ile ilgili konularda iletişim ihtiyacı duydukları görülmüştür. Cinsiyete göre, erkek öğretmenlerin meslektaşları ile en çok adalet hakkında, sonra yeterlilik ve özgürlük ihtiyacı hakkında konuştukları saptanmıştır. Kadın katılımcıların ise meslektaşları ile en çok adalet ve yeterlilik ihtiyacı, daha az düzeyde özgürlük ihtiyacı ile ilgili konularda konuştukları belirlenmiştir.

5. Öğretmenlerin başarılı olma ihtiyaçlarına ilişkin görüşlerine incelendiğinde, öğretmenlerin başarılı olmak için yeterlilik ihtiyacı, kendini suçlama ihtiyacı, duyguları anlama ihtiyacı hissettikleri görülmüştür. Başarılı olma ile ilgili olarak erkeklerin yarıdan fazlasının yeterlilik ihtiyacı, eşit düzeyde kendini suçlama ve duyguları anlama ihtiyacı duyduğu, kadınların ise yarıdan fazlasının yeterlilik, yarıya yakının kendini suçlama az bir bölümünün ise duyguları anlama ihtiyacı içinde olduğu tespit edilmiştir. Araştırma bulguları, kuramsal çerçeve, öğretmenlik mesleği ve psikolojik ihtiyaçlarla ilgili araştırma ve literatür bilgisi ile tartışılmıştır. Araştırmanın sonucunda öğretmenlerin psikolojik ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur.


HATİCE DEVECİ


23. ÇALIŞANLARIN SOSYO PSİKOLOJİK VE DEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNİN ÖRGÜTSEL MOTİVASYON ARAÇLARI KARŞISINDAKİ TUTUMLARI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI 400 SAYFA


Küresel rekabetin yogunlasgı günümüzde, örgütlerin rekabet üstünlügünü sürdürebilmeleri için hızla gelisen ve yayılan teknolojiyi takip etmeleri yeterli olmamakta, beseri kaynakları da en verimli sekilde kullanmaları gerekmektedir. Zira uluslararası rekabette, teknolojiyi ve bilgiyi kullanarak, degisimi gerçeklestirecek faktör insandır. Bu nedenle örgütlerin, kendilerini diger örgütlerden bir adım öne çıkaracak olan, insan kaynaklarını en etkin sekilde kullanmaları gerekmektedir. Bu da, Taylor’dan günümüze önemini koruyan motivasyon uygulamalarına örgütlerde yer verilmesi ile mümkün olmaktadır.

Bu tezin hazırlanmasındaki ana amaç çalısanların psiko-sosyal ve demografik özellikleri ile A. H. Maslow’un “_htiyaçlar Hiyerarsisi Teorisi” ne dayandırdıgımız motive edici faktörler arasındaki iliskinin boyutunu belirlemektir. Bu ana amaç dogrultusunda literatür taraması ve alan arastırması yapılmıstır. Literatür taraması sırasında, psiko-sosyal ve demografik özellikleri içine alan örgütsel motivasyon ile ilgili bir arastırmaya rastlanmaması ve alan arastırmasının yürütülmesi sırasında soru formlarının eksik, yanlıs doldurulması bazı zorluklar yasanmasına sebebiyet vermistir.

Kamu ve özel kesimdeki, sanayi ve hizmet sektörü çalısanları üzerinde gerçeklestirilen tez çalısması üç bölümden olusmaktadır. Tez çalısmasının birinci bölümü kavramsal çerçeveden, ikinci bölümü arastırmanın yönteminden, son bölüm ise bulgulardan olusmaktadır. Bölümlerin sonunda ise sonuç, degerlendirme ve özet yer almaktadır.


İREP KIROĞLU


24. PLATON VE İBN SİNA’DA TANRI EVREN 140 SAYFA


Felsefenin, özellikle de Din Felsefesi’nin en önemli metafizik meselelerinden biri, hiç şüphesiz Tanrı-Evren ilişkisidir. Bu problem Din Felsefesi’nin olduğu kadar İslam Kelâmı’nın ve Tasavvufu’nun da en önemli konusudur. İnsanlık hangi seviyede olursa olsun Tanrı’sız yaşayamamış, en yüksek kıymeti ona vermiş ve bütün nimetleri ondan bilmiştir.

Bu durumu Alman filozofu Max Müller şöyle ifade etmektedir: “Tapınma ihtiyacı insanla kardeştir. Vahşî ve medenî kavimlerde, hatta mağaralarda hayvanî bir hayat yaşayan insanlarda bile bu ihtiyaç vardır. Geriye doğru ne kadar gidersek gidelim, dinsiz bir milletin yaşadığını görmüyoruz. Gezdiğimiz yerlerde bir mâbede veya bir mâbed kalıntısına rastlanılmamasına imkan yoktur.”

Tanrı inancı ya da düşüncesinin dinlerde ve felsefe tarihindeki önemi kadar, Tanrı’nın varlığının çok çeşitli biçimlerde ispatlanması da ilâhiyat sistemlerinin ve Felsefe Tarihi’nin en önemli meselelerinden biridir. Bu sebeple Tanrı’nın varlığı, O’nun evren ve insan ile ilişkisi problemi düşünce tarihinin en eski ve en temel meselesi olarak kendini gösterir.

Felsefî Tanrı kavramının nereden kaynaklandığını bulabilmek için tarihin neresine bakılacağı belirgin olmasa da başlangıç olarak Antik Yunan dönemine kadar göz atmak zorunludur. Çünkü Tanrı-Evren ilişkisi probleminin seyir sürecinin başlangıcı kesin olmasa da oraya dayanmaktadır diyebiliriz.


TALHA KAYA


25.PSİKOLOJİ DİN İLİŞKİSİ VE JUNG 200 SAYFA


Carl Gustav Jung’un gerek psikiyatr ve gerekse bir düşünür olarak psikoloji tarihindeki yeri inkar edilemez. Eserlerinde dine ilişkin farklı görüşler ortaya koymuştur. Bu tartışmaların temelini Jung’un din yorumu ve psikanalize kattığı yeni yorumlar oluşturmuştu.


SALİH GEBEL


26. PSİKOLOJİK DANIŞMANLARIN TEMEL PSİKOLOJİK DANIŞMA BECERİLERİNE İLİŞKİN YETERLİK DÜZEYLERİNİN BAZI DEĞİŞKENLERE GÖRE İNCELENMESİ

292 SAYFA


BARIŞ KAYA


27. SANAT EĞİTİMİNDE RENK VE RENK ÖĞRETİM YÖNTEMLERİ 204 SAYFA


ÖZLEM ERBAŞ


28. TATAR TÜRKÇESİ İNCELEME METİN SÖZLÜK 620 SAYFA


Milleti millet yapan değerlerin en önemlilerinden biri dildir. Dil milleti var eden, millet olarak kalmasını sağlayan en önemli öğedir. Dilini koruyan, diline sahip çıkan topluluklar, soydaslarından farklı ülkelerde yasamak zorunda kalsalar da millî kimliklerini korumus olurlar.

Türk toplulukları tarih boyunca dünya üzerinde çok genis bir coğrafyaya yayılmıs, farklı ülkelerde yasamak zorunda kalmıslardır. Değisik coğrafyalara yayılan Türk toplulukları içerisinde gittikleri yerlerin kültüründen, dininden etkilenerek dillerini koruyamayan, zamanla millî varlıklarını yitiren Türk toplulukları da olmustur. Bunlar tarih sahnesinden silinmistir. Fakat bunun yanı sıra yasadıkları bölgede karsılastıkları her türlü zorlukla mücadele ederek dillerini, dinlerini ve kültürlerini koruyan, bu sayede tarih sahnesinde kalmayı basaranlar da olmustur. Bunu basaran Türk topluluklarından biri de Kazan Tatar Türkleridir.

Kazan Tatar Türkleri birçok baskı altında kalmalarına rağmen yeryüzünde kalma

ve millet olma mücadelesi vermektedirler. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan Özerk Tatar Cumhuriyeti’yle birçok alanda olduğu gibi dil ve edebiyat alanında da iliskilerimiz gelismeye baslamıstır. Çesitli sahalarda devam eden bu iliskilerin bir yönü, her iki topluluğa ait eserlerin bir lehçeden diğerine aktarılmasıdır. Bu çalısma, kültürel yakınlasmaya büyük katkı sağlayan bu tür çalısmalara küçük de olsa bir katkıda bulunmak düsüncesiyle yapılmıstır.

Tarihî ayrılığın ortaya çıkardığı lehçe farklılıkları, dilde görülen ses, sekil ve kelime dağarcığındaki farklılıklar da bu tür çalısmalarla görülecek ve bu tanınma bir yakınlasma yaratacaktır. Tatar Türklerinin, yasadıkları zorluklara rağmen, millî varlıklarını koruma mücadelesini konu edinen Faciga adlı bu eserde özellikle Rusçadan alınmıs pek çok sözcük bulunmaktadır. Bu sözcüklerin karsılığına, Tatarca – Türkiye Türkçesi sözlüğünde yer almadıkları ve anlamları tespit edilemediği için, olusturduğumuz sözlükte yer verilmemistir.


SELDA TURHAN ASLAN


29. TESLİMİYET KAVRAMININ PSİKOLOJİK TAHLİLİ 224 SAYFA



FARUK KARACA


30. TRANSPERSONEL PSİKOLOJİ VE DİN 244 SAYFA


İnsanı anlamak ve çözümlemek, onun modern hayat tarzıyla daha da karmaşık hale gelen ilişki ve davranışlarıyla alâkalı bilgi sahibi olarak ortaya çıkan sorunları çözümlemek, son yüzyılın en önemli konularından biri olmuştur. Özellikle güneş – buz ilişkisinin modern çağ-insan arasındaki durumu resmettiği günümüzde, “insanın kim olduğunu ve çevrelendiği dar alandan nasıl kurtulacağını anlamak” önemli bir hedef haline gelmiştir. Bu amaçla bağımsız bir bilim dalı haline gelerek, çalışmalarını genişleten psikoloji ve alt dalları, insanın kurtuluşu için çaba sarf ederken, ortaya koyduğu teknik ve yöntemler tartışılmaktadır. Bu nedenle insanın ve insanlığın kurtuluşu için Doğu’nun deneyim ve birikimleri, daha sahici ve sonuç alıcı gayretler için son derece büyük imkan olarak öne çıkmaktadır. Belki de Doğu’dan gelen ışıklar, insanlık ağacının Batı yakasındaki donmuş dallarını diriltecektir.1

Doğunun yaklaşımı, “insanı değerlendirmek için insanı anlamaya” dayanır. Onun için Doğu’da akıl, âlem-i sağîr (küçük alem), mikrokozmoz, zübde-i âlem olarak tanımlanan insanı, gizli güçlerini gerçekleştirmeye yönlendirir, hayatın asıl gayesini belirlemesine yardımcı olur, ama varoluşsal sorunu tek başına çözemez. Bu anlamda da; entellekt ve gerçek benlik, akıl ve sezgi, Ben ve Ben-olmayan arasındaki zıtlık ortaya çıkar. Bir farkındalığa ulaşıldığında ise daha derin bir güvenlik alanının varlığına inanılır. Ancak belirli engeller buraya ulaşmayı güçleştirir. Günübirlik toplumsal hayattan beslenen başat ego, içsel sesi susturup evrensel bir benliğin gelişimini engelleyebilir. Engeller aşıldığında insan kainatın aynası olabilir. Transpersonel Psikoloji, bu amaçla yola çıkarak, Batının psikolojik kazanımlarıyla Doğunun manevî birikimlerini uyuşturmaya çalışır. Bu ana tema doğrultusunda gerçekleştirilen bu tez çalışmasının birinci bölümünde, bu çalışmanın altyapısını oluşturacak psikolojinin kısa tarihçesi ve belli başlı psikoloji ekolleri incelenmektedir.

İkinci bölümde Transpersonel Psikolojinin neden doğduğu, hangi ihtiyaçları karşılamayı amaçladığı, nasıl bir yöntemle insanı tanımayı hedeflediği ortaya konulmaktadır. Ancak bir yüksek lisans tezinin sınırları bağlamında daha detaylı ele alınabilecek konulara değinilmemiş, incelenen konuyla ilgisi çerçevesinde çeşitli göndermelerle yetinilmiştir.

Transpersonel Psikolojinin tarihsel gelişimi ve Din ile ilişkisinin ele alındığı üçüncü bölümde, Doğu bilgeliği de ihmal edilmeden, yüzyılımıza özgü davranış çeşitlerinin altında yatan nedenlere nüfuz edebilecek Transpersonel Psikoloji’nin dinle arasındaki ilişki ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca insanı anlamak için kişinin inanç ve dinî duygularının etkisinin analizi bağlamında Tasavvufla ilintisi de kısaca aktarılmaya çalışılmıştır. Bunun yanı sıra bu son bölümde tasavvufun insan hayatı için ifade ettiği anlam araştırılmıştır. Bu amaçla tasavvufun tanımı, tarihçesi ele alınmıştır. Transpersonel Psikoloji ile tasavvuf arasındaki yakın ilişki irdelenerek, benzer yanları tespit edilmiştir.


SALİHA UYSAL


31. UYGUR ŞİVELER SÖZLÜĞÜ (S’DEN Y’YE KADAR TRANSKRİPSİYONLU METİN) 462 SAYFA


OKAN KONT


32. ÜSTBİLİŞSEL STRATEJİ EĞİTİMİNİN OKUMA BECERİSİNDE ÖĞRENCİ BAŞARISINA OLAN ETKİSİ 334 SAYFA


Üniversite öğrencileri ve yetişkinlerle çalıştığım şu ana kadarki öğretmenlik yaşantımda, İngilizce öğrenimine yönelik olarak öğrencilerimin en sık dile getirdikleri sıkıntılardan biri, İngilizce’de okuduklarını anlamak konusunda çektikleri zorluklar oldu. Bazı öğrencilerim, kimi zaman bir metni başından sonuna kadar okuduklarını ve metni bitirdiklerinde hiçbir şey anlamamış olduklarını fark ettiklerini söylüyorlardı. Bazıları ise, çok yavaş okuduklarını, bilmedikleri her sözcüğe takıldıklarını dile getiriyorlardı. Aslında bunlar, bana çok yabancı olan sıkıntılar değildi. İngilizce öğrenen bir öğrenci olarak, ben de ortaokul, lise ve hatta üniversite yıllarımda, benzer zorluklar yaşamıştım. Yabancı dil öğrenen bir birey ve bir İngilizce öğretmeni olarak şu ana kadar yaşamış olduğum bu deneyimler beni yabancı dilde okuma sürecinin nasıl daha kolay hale getirilebileceği ve öğrencilere etkili okuma tekniklerinin nasıl öğretilebileceği konularında daha fazla bilgi sahibi olmaya yöneltti. Yabancı dilde okuma konusunda sahip olduğum bilgiyi geliştirebilmek, bu konuya olan bakış açımı genişletebilmek ve bu sayede öğrencilerine daha faydalı bir öğretmen olabilmek arzusu “Bilişötesi Strateji Eğitiminin Okuma Becerisinde Öğrenci Başarısına Olan Etkisi” başlıklı bu çalışmanın başlangıcı olmuştur.


SEMA MUHTAR


33. BATI UYGARLIĞININ KÜLTÜREL TEMELİ OLARAK YUNANLILIK: ATİNA POLİS DEĞERLERİ VE FESTİVALLER 312 SAYFA


İnsanlık tarihi boyunca dünyanın karsılass oldugu büyük dönüsümler cilalı tas devrimi yada tarım devrimi ve modern dünyanın ortaya çıkısı olarak özetleme gelenegi sosyal bilimlere hakim olan bir anlayıstır. Avrupa için, modern dünyanın dogumunu ifade eden yada aydınlık safagı olarak ifade edilebilecek yüzyıl XV. yüzyıl sonları ve XVI. Yüzyılın basları olarak belirlenebilir ki bu yüzyıl, batının gelecek yüzyıllarda ulasacagı bilimsel teknolojik ve iktisadi noktanın da habercisidir. Yine bu yüzyıl ile kültür ve uygarlık kavramlarının da farklı bir biçim ve içerik kazanarak kullanıma girdigine tanık olmaktayız (Wallerstein, 2004:21).

Matbaa makinesi, barut, pusula aslı itibarı ile Dogu dünyasına ait buluslar olmasına ragmen; Batı dünyasının ellerinde nasıl bir bilime, savasta galibiyete; maliye, ticaret ve denizcilikte emperyalizme dönüsgü sorusuna verilecek cevap bizi ister istemez Batı uygarlıgının köklerinde yatan Antik Yunan realitesine yönelmek zorunda bırakmaktadır.

Batı uygarlıgının geçmise açılan yüzü olan Aydınlanma, animizmin nesneye kazandırdıgı ruha karsın, endüstriyalizmin safagını da imlemektedir. Aydınlanma ile insan aklının egemenligi tüm dogada olanlar üzerine çökmesi; bizlere, Yunan

destanlarından olan Homeros’un mitindeki Odysseus’u anımsatmaktadır. Odysseus, bu anlamda Aydınlanma Mitnin antikçaga dönük yüzünü ifade eder ki Batının kendilik bilincini tanımlayan en müsahhas örnektir (Adorno ve Horkheimer, 1979). Sosyolojiye uzun süre hakim kurucu paradigma olan, Comte’nun Pozitivizm anlayısı da Modern- Dünyanın Pozitif-Mit’i olarak okunabilir. Çünkü, Comte’un pozitif felsefesi1, bir sevgiliye duyulan askın neticesinde kaleme alınmıs olup, nihayetinde insanlık dinine dönüss bir tür çagdas Mit-Din’dir ki bu durum bize Mecnun’un Leyla’ya olan askının ilahi aska dönüsmesi gibi bir durumun batıdaki modern karsılıgını vermektedir.

Comte’un Pozitivizmi, Dogunun ilahi askına karsı Batının Mythtik askını temsil eder.


ZEKİ ÇOBAN


34. ZİHİN DİLİ PROGRAMLAMASININ KİŞİSEL GELİŞİM VE KİŞİLERARASI İLETİŞİM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ 720 SAYFA


İnsanoglu, ilk çaglardan günümüze dek yasamda kalabilmek için kendisini ve çevresini dönüstürmüs, bu dönüsüm sürecinde uygarlık düzeyinin yükselmesini saglayan birçok yeniligi ortaya koymustur. Bu noktada; kesfetme, icat etme, yenilik yaratma dürtülerinin kaynagı olan ve uygarlıgın bugünkü konumunun mimarı insan beyninin önemi belirmektedir. Bilissel kapasitesiyle düsünsel dünya ve hayal dünyasına iliskin sınırsız olanaklara sahip insan beyni, çevresel uyaranların algılanması ve bu algıların zihinsel baglamda dönüstürülerek islevsellestirilmesini saglayarak insanın yasam kosulları uyarınca degisimini mümkün kılmaktadır. Öte yandan, beynin tam kapasitesiyle kullanımına iliskin arastırmalar sürmekte, zihinsel gücün nasıl daha etkili ve verimli kullanılabilecegi sorularına yanıt bulunmaya çalısılmaktadır.

Beynin yaratıcı potansiyelinden üst düzeyde yararlanma ve bu yolla yasam üzerinde kontrol sahibi olma istegi, insanoglunun kendisini gerçeklestirmesini ya da diger bir deyisle gelistirmesini saglayacak arayıslara yönelmesine neden olmustur. Günümüz insanı geçici iliskiler örüntüsünün egemenligindeki toplumsal yasamında gelisen teknolojik olanakların yarattıgı kolaylıkların da etkisiyle kendisini edilgen konumda görmeye baslamıs, basarma güdüsünü tatmin etmek, genelden farklı olmak ve yasamını daha anlamlı kılarak etken konuma gelmek için kisisel gelisim çalısmalarından yararlanmaya baslamıstır.

Kisisel gelisim kavramının ortaya çıkısı ve popülerlik kazanısında 1970 ve 1980’lerin basında etkisini hissettiren küresellesme ile serbest pazar ekonomisinin etkili oldugu söylenebilir. Serbest pazar ekonomisini besleyen kapitalizm, bireyi ön plana çıkarmıs ve aynı zamanda bireyler arası rekabeti artırmıstır. Daha çok üretim ve daha çok tüketim anlayısıyla isleyen kapitalizm, Alain de Botton’un da belirttigi gibi bireylere istedikleri her seyi yapma olanakları sunmaya baslamıstır. Bu noktada bireyler, isteklerine ulasmada daha etkili stratejiler gelistirme ve daha basarılı olmanın yollarını kesfetmeye koyulmustur. Bununla birlikte isteklerine kavusan bireyler, bir sonraki basamakta yasam nedenlerini sorgulamıs ve içlerinde olusan boslugu manevi konularla doldurmaya çalısstır. Sözkonusu çabalar zaman içinde kisisel gelisim çalısmalarına farklı yaklasım ve tekniklerle yön veren çesitli ögretilerin ortaya çıkısına zemin hazırlamıstır. _lgili ögretilerin bilimsel geçerligi konusundaki tartımsalar sürmekle birlikte, Zihin Dili Programlaması diger deyisle NLP, farklı bilim dallarının yaklasımlarını bir araya getiren yapısı ve sistematik niteligiyle diger ögretilerden farklı bir konuma kendisini yerlestirmistir.


 

 

MERBA TAT


tebder@hotmail.com