TEBDER
ONLİNE KURS

Mayıs

TEB – DER MAYIS AYI KİTAP DAĞITIM LİSTESİ
 
AMASYA’DA ADAK YERLERİ İLE İLGİLİ HALK ANLATILARI       208 sayfa
 
Amasya’da adak yerleri ile ilgili halk anlatıları konusunda yaptığımız bu çalışma; giriş, iki bölüm, sonuç ve Derlenen Metinler ve Genel Bilgiler bölümlerinden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, Amasya’nın fizikî, tarihî, sosyal ve kültürel durumu hakkında genel bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde, temel kavramlar olan “ziyaret”, “adak yeri”, “türbe”, “yatır”, “velî” ve “evliyâ” kavramları açıklanmış, adak yerlerinin Türk kültürü ve inançları içerisindeki yerine ve eski Türk ve Türk-İslâm inançlarına değinilmiştir. Ayrıca anlatı, halk anlatısı, efsane ve menkıbe kavramları açıklanarak, menkıbelerin kaynakları ve tipleri hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir.
İkinci bölüm üç ana başlık altında verilmiş olup, ilk bölümde efsanelerin önce motif ve epizotları tespit edilmiş, Türk Edebiyatı’ndaki menkıbe motif kaynaklarına göre değerlendirmesi yapılmıştır. Efsaneler ayrıca fonksiyonlarına göre bir değerlendirmeye tâbi tutularak genel sonuçlar çıkarılmıştır.
Değerlendirme bölümünün ikinci kısmında, adak yerlerindeki uygulama ve inançlara yer verilerek, bunların eski Türk inançlarındaki yerleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Son olarak; adak yerleri veli kültü bağlamında incelenerek, velilerin yaşadığı yüzyıl, meslekleri ve kökenleri tespit edilmiştir. Derlenen Metinler ve Genel Bilgiler bölümünde; adak yerleri ile ilgili olarak, sahadan derlediğimiz yatır kimlikleri, adak yerlerinin ziyaret edilme sebeplerine ve bu adak yerlerinde icra edilen ritüellere değinilmiştir. Son olarak da, adak yerleri etrafında anlatılan efsanelerin metinleri verilmiştir.
 
Rahime ÖZDOĞAN
 
AİLE VE AİLENİN KORUNMASI                                                     360 sayfa
 
Aile, yasadığımız toplumun temel tasını oluşturan, evlilik ile kurulan bir birliktir. Toplum, aile denilen insan topluluğunun bir araya gelmesi ile oluşur. Aile kavramı, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren yapısı ve kapsamı zamana, yaşanılan toplumun kültürel yapısına göre değişerek varlığını sürdürmüş sosyal bir kavramdır.
Aile, toplumu oluşturan insanların yetişmesinde, bakımlarında, bedensel ve ruhsal gelişimlerinde, toplumsal ya da bireysel değerlerinin oluşmasında önemli bir rol oynar. Toplum ancak, iyi yetişmiş nitelikli kişilerden oluşmuş ise, gelişir ve sürekliliğini korur. Bu nedenle, aile kurumu gerek anayasal gerekse genel ve özel kanunlar çerçevesinde koruma altına alınmıştır. Hukuk sistemimizde de, Anayasa, Medeni Kanun, Ceza Kanunu olmak üzere genel nitelikli kanunlarda aileyi koruyucu hükümler getirilmesinin yanı sıra, hassasiyet gerektiren konularda –özellikle aile içi şiddet- etkin korumayı sağlamak amacı ile özel kanunlar da kabul edilmiştir.
 
Bilge KÖNEZOGLU
 
 
AİLE BİREYLERİNE KARŞI FENA MUAMELE                                244 sayfa
 
İnsanların, dayanışma yardımlaşma ve güvenliklerini sağlamak amacıyla birlikte yaşamalarıyla oluşturdukları küçük topluluklardan, zamanla aileler oluşmuş ve ailelerin bir araya gelmesiyle de toplum oluşmuştur. Aile zamanın akışıyla birlikte toplumun gelişmesine paralel olarak yapı ve kapsam olarak büyük değişikliklere uğramış, farklı tanımları yapılmış ve ailenin kapsamına verilen anlamların farklı olmasıyla da birçok aile tipi oluşmuştur. Ancak aile tanımları ve tipleri farklı olsa da, ailenin en önemli özelliğinin devamlılık esasına dayandığı görülmektedir.
 
İnceleme konumuz olan “Aile Bireylerine Karşı Fena Muamele Suçu” ilk defa 765 sayılı TCK da “Şahıslara Karşı Cürümler “bölümünde yer almış ve yer aldığı bölüm nedeniyle de tartışmalara neden olmuştur. 5237 sayılı TCK sistematiğinde ise ailenin korunması ön plana çıkarılmış, eski TCK’deki anlayış tersine çevrilerek, bu suç “Aile Düzenine Karşı İşlenen Suçlar” arasında düzenlenmiştir.
 
Ferda DEMİRBAŞ
 
ARI USUN ELEŞTİRİSİ İMMANUEL KANT                                    150 sayfa
 
 
İnsan usu bilgisinin bir türünde özel bir yazgı ile karşı karşıyadır: öyle sorular tarafından rahatsız edilir ki, onları geri çeviremez, çünkü ona usun doğasının kendisi tarafından verilirler ve gene de onları yanıtlayamaz, çünkü insan usunun tüm yeteneğini aşarlar. Us bu güç duruma hiçbir suçu olmaksın düşer. Öyle temel ilkelerden yola çıkar ki, bunların deneyimin akışında kullanılmaları kaçınılmazdır ve aynı zamanda deneyim tarafından yeterince doğrulanırlar. Bunlarla (kendi doğasının da bir sonucu olarak) her zaman daha da yüksek, daha da uzak koşullara yükselir. Ama orada görür ki, bu yolda işi her zaman tamamlanmamış kalmak zorundadır, çünkü sorular hiçbir zaman sona ermez; bu yüzden öyle temel ilkelere başvurmayı zorunlu görür ki, bunlar tüm olanaklı deneyim kullanımını aşarlar ve gene de kuşkudan öylesine bağışık görünürler ki, sıradan insan usu bile onlarla anlaşma içindedir. Ama us böylelikle bulanıklık ve çelişkiler içine düşer ve tam bu nedenle herhangi bir yerde gizlenmiş yanılgıların temelde yatıyor olmaları gerektiği vargısını çıkarabilse de, bunları ortaya seremez; çünkü yararlandığı temel ilkeler, tüm deneyim sınırlarının ötesine geçtikleri için, bundan böyle deneyimden gelecek hiçbir denektaşını tanımazlar. Bu sonu gelmez çekişmelerin kavga alanına Metafizik denir.
 
 
 
FALİH RIFKI ATAY’IN KALEMİNDEN ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ
                                                                                                            386 sayfa
 
Türk Devrimi, Türk milletinin tam bağımsızlık, milli egemenlik ve çağdaşlaşma mücadelesini kapsayan bir eylem ve aynı zamanda bir aydınlanma ve yenilenme hareketidir.
Türk Devrimi, Atatürk’ün Türk milleti ile beraber başlayıp bitirdiği bir milli kurtuluş ve kuruluş sürecini ifade eder. Bu süreç, dışta işgal kuvvetlerine karşı Türk insanının var oluşundan itibaren vazgeçemediği hür yaşama mücadelesi olarak başlamış; içte ise yine aynı özgür yaşama karakterinden kaynaklanan bir uyanışla milli egemenlik mücadelesi olarak sürdürülmüştür. Her iki mücadelenin zaferle sonuçlanmasının ardından çağdaşlaşma mücadelesine girişilmiş ve dünya çapında hayranlık uyandıran bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirilmiştir.
Türk Devrimi; sosyal, ekonomik ve kültürel yönleriyle bir bütünlük gösterir. Milli yapının bu bütünlük içinde korunup, yeniliklerin bu yapı içinde eritilmesi esastır. Türk tarihinin derinliklerinden kaynaklanmış ve Türk milletinin ihtiyaçlarından doğmuş olan Türk Devrimini, kendisinden önceki tüm yenilik hareketlerinden ayıran ve üstün tutan unsur, “halk”tır. Memleketin efendisi olan halk, tarih boyunca ilk kez ülkesinin yönetimine seyirci kalmamıştır. İlk defa Türk Devrimi’nin başında bulunan Mustafa Kemal ve arkasındaki kadro, halkı her türlü iktidarın ve hâkimiyetin sahibi sayarak onu devlet hayatında gerçek yerini almaya davet etmiştir. Kurtuluş isteyen ve köleliği reddeden bir millet, bir vatan içinde ve bir bayrak altında yaşamak ümidiyle devrimcilere her geçen gün biraz daha güvenmiştir.
 
 Emine ŞİRİN
 
 
 
ATALAR SÖZÜ                                                                                  550 sayfa
 
Azerbaycan atasözleri
 
ONALTINCI ASIR OSMANLI TOPLUMUNDA BELLiBAŞLI KIZILBAŞ İSYANLARI                                                                                        192 sayfa
 
Bu çalışmamızda, Onaltıncı yüzyıl Osmanlı toplumunda bellibaşlı Kızılbaş isyanlarını ele aldık. O döneme ışık tutabilmesi için Osmanlı devletinin içinde bulunduğu durumu genel olarak değerlendirmeye çalıştık. Kızılbaş kavramını ve bu isimle adlandırılan zümrelerin içinde bulundukları dini siyasi iktisadi ve sosyo kültürel durumlarını değerlendirip, meydana gelen belllibaşlı isyanları açıklamaya çalıştık. Bu çalışmamızın sonucunda bu isyanların, İran’ın tahrikleri yanı sıra siyasi, iktisadi ve ekonomik sebeplerden kaynaklandığını tespit ettik.
 
I. II. BAYEZİD DÖNEMİ İSYANLARI
A. ŞAH KULU İSYANI
B. NUR HALİFE İSYANI
II. YAVUZ SULTAN SELİM DÖNEMİ İSYANLARI
A. ÇALDIRAN SAVAŞI
B. BOZOKLU ŞEYH CELAL İSYANI
III. KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİ İSYANLARI
A. SÜKLÜN KOCA- BABA ZÜNNUN İSYANI
B. ZÜNNUNOĞLU İSYANI
C. DOMUZOĞLAN VE BEYCE İSYANI
V
D. MUSTAFA OĞLU VELİ HALİFE İSYANI
E. SEYDİ BEY VE İNCİRYEMEZ İSYANI
F. KALENDER ÇELEBİ İSYANI
 
ELİF GÜL AKMAN
 
 
BİLİM NEDİR                                                                                    226 sayfa
 
Üzerinde herkesin birleşebileceği ortak bir tanım yapabilmek oldukça güç olmakla birlikte, bilim; kontrollü ve gözlem ve gözlem sonuçlarını, mantıksal düşünce yoluyla olguları, olayları açıklama niteliği olan hipotezler bulma ve bunları doğrulama yöntemidir.
Arapça bir sözcük olan ilim yerine bugün bilim sözcüğünü kullanmaktayız. Bilim, bilinen ve bilinmeyen fakat bilinmesi gereken ve bilinebilecek olan tüm evreni kapsamaktadır. Nitekim bugün, kavram ve kapsamı hakkında hiç birşey bilmediğimiz fakat yarın karşımıza çıkabilecek olan herşey bilimin kapsamı içindedir. Bilim temel olarak ikiye ayrılmaktadır:
i. Bilmektir: Eşya ve olaylar arasında varolan ilişkiler sistematiğine ilişkin bilinmesi gereken şeylerin hepsine bilim denir. Buna göre Alim (bilim adamı) cahil olmayan kimse demektir. Bu anlamda matematik, ahlak, dilbilgisi, ekoloji (çevre bilimi), astronomi, iktisat hepsi de bilimdir. Bunlardan birini veya birkaçını bilene alim yada bilim adamı denir. İngilizce’de Knowledge, Fransızca’da Connaissance bu anlamda bilimin karşılığıdır.
ii. Doğrudan duyumlar ve deney yoluyla elde edilen bilgiler bilimin ikinci anlamını oluşturmaktadır: Bu yönüyle bilim, doğrudan deney yoluyla elde edilemeyen bütün bilgilerin karşısındadır. Metafizik (mutlak varlıkla ilgili olayların bilgisi), ahlâk (iyinin ve kötünün bilgisi), irfan (kişisel ve içsel deneyimlerin bilgisi), mantık ve metodoloji bilimin dışındadır. Bilimin bu anlamı dikkate alındığı zaman Fransızca ve İngilizce’deki karşılığı “science” dir.
 
BİLİM TARİHİNE BİR BAKIŞ                                                           440 sayfa
 
Bilimsel düşüncelerin doğuşunu ve yayılışını,bilim adamlarının düşünce biçimlerini,bilimsel bilginin felsefe, din, sanat gibi düşünsel etkinliklerle ilişkisini,teknik bilginin oluşumundaki etkisini,bireylerin gündelik hayatındaki değerini ve önemini, bilimsel bilginin üretilmesine etki eden süreçleri,tanımak ve tanıtmaktır.
 
 En genel anlamda; bilim tarihi, bilimi anlamanın yolunun onun tarihsel evrimini incelemekten geçtiğine inanır ve bilimi tarihsel yöntemler kullanarak anlamaya çalışır.
 
Bilim tarihi boyunca bilimsel düşüncenin gelişimi, bilginin doğrusal birikimi ile değil periyodik paradigma (belirli bir alanda çalışan bilim adamlarının o alanda paylaştığı ortak değerler) değişiklikleri ile olmuştur. Bilim adamları topluluğun ortak açıklayıcı ilkelere bir yandan uzlaşma olanağı sağlarken, diğer yandan bu paradigmaya karşı savunucu paradigma gelişir. Paradigma değişimi o güne kadar geçerli olan algı ve düşünce kalıplarının çözemediği sorunları çözebilecek güçte bir görüş değişikliğini ortaya atar.
 
Bilim tarihini öğrenmek bugün üzerinde bilerek ve ya bilmeyerek tartıştığımız bazı konuların daha iyi anlaşılmasını sağlar. Bunun yanı sıra öğrencilerin yanlış kavramalarını anlamak ve açıklamak için gereklidir.
 
Bilim Tarihinin Aşamaları
 
Bilim tarihine geniş bir açıdan bakıldığında aşamaları dört temelde incelenmektedir.
 
         Eski Mısır ve Mezopotamya da görülen ampirik bilgi dönemi
         Antik Yunan dönemi (Zihinsel Yolla bilgiyi tanıma ve hazmetme dönemi)
         Ortaçağda Türk İslam Dünyasında Bilim
         Rönesans ile başlayan modern bilim dönemi
 
         İlkçağda Bilim
 
üMezopotamya’da Bilim
üMısırda Bilim
üHindistan’da Bilim
üÇin’de Bilim
üRoma Döneminde Bilim
üAntik Yunanda Bilim
 
 
Emine ÇAVUŞ
 
 
 
 
BİLİMSEL TEORİLERİN YAPISI VE GELİŞİMİ                                312 sayfa
 
Bu çalışmada, bilim felsefesinin yakın dönemde ulaşmış olduğu gelişmeler ışığı altında, bilimsel bilginin taşıyıcısı statüsünde bulunan teorilerin yapısal ve dinamik analizinin ortaya koyduğu veri ve problemler sistematik açıdan ele alınmaktadır. Bu amaçla çalışmada öncelikle teori kavramının tanımlanması ve işlenmesi sürecinde karşılaşılan bulgu ve sorunlar irdelenmiştir. Teorilerin yapısal analizinin, klasik bilim felsefelerinin yaklaşım biçimlerinin varsayılmadığının aksine, bilimsel bir bilginin monotonik ve tekdüzeyli olmayıp diğer kuramlarla ve doğrulayıcı ya da yanlışlayıcı test etme süreçleriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sofistike bir bütünsellik sergilediğini belirlediği vurgulanmıştır.
 
Erhan IŞIKLAR
 
 
SAVAŞ ÜZERİNE CARL VON CLAUSEWİTZ                                  504 sayfa
 
Bilimsel kavramının sadece ya da esas itibariyle bir sistemden veya hazır bir öğretim yönteminden oluşmadığını bugün bilmeyen kalmamıştır. Bu kitapta bir sistem arayan ilk bakışta hayal kırıklığına uğrayacaktır, kesin bir öğreti ve teori yerine de sadece bunlar için gerekli malzemeyi bulacaktır.
Bu kitabın bilimsel yönü savaş olayının özünü ilgili bulunduğu diğer olaylarla birlikte ele alıp incelemek çabasında yatar. Yazar hiçbir yerde felsefe yapmaktan kaçınmış değildir, ama iş kılı kırk yarmaya döküldüğünde sözü kısa kesmeyi tercih etmiş ve öne sürülen görüşleri deneylerle kanıtlamak yoluna gitmiştir.
 
Savaş nedir?
Savaşta amaç ve araçlar
Savaş dehası
Savaşta tehlike
Savaşta maddi çaba
Savaşta haber alma
Savaşta sürtünme
Birinci kitap hakkında son mülahazalar
İkinci kitap Savaş Teorisi
Savaş sanatının dalları
Savaş teorisi üzerine
Savaş sanatı ve savaş bilimi
Yöntemcilik (Metodizm)
Eleştiri
Örnekler hakkında
Üçüncü kitap Genel Olarak Strateji
Strateji
Stratejinin unsurları
Manevi değerler
Başlıca manevi güçler
Ordunun savaşkanlığı
Gözü peklik
Sebat
Sayıca üstünlük
Baskın
Savaş kurnazlığı
Kuvvetlerin mekân içinde toplanması
Kuvvetlerin zaman içinde toplanması
Stratejik yedekler
Kuvvet tasarrufu
Geometrik unsurlar
Savaş eyleminin geçici olarak durdurulması
Modern savaşın karakteri
Gerginlik ve dinlenme
Dördüncü Kitap Muharebe
Beşinci Kitap Askeri Kuvvetler
Altıncı Kitap Savunma
Yedinci Kitap Saldırı
Sekizinci Kitap Savaş Planı
Bölüm I Genel Bakış
Bölüm II Mutlak savaş ve Gerçek savaş
Bölüm III
A.    Savaşta Parçaların Karşılıklı Bağımlılığı
B.     Savaşın Amacının Büyüklüğü ve Harcanacak Çabalar Hakkında
Bölüm IV Savaşın amacının daha kesin olarak tanımlanması: Düşmanı bozguna uğratma
C.     Bölüm V Savaşın Amacının Büyüklüğü ve Harcanacak Çabalar Hakkında
Bölüm IV Savaşın amacının daha kesin olarak tanımlanması: Sınırlı Amaç
Bölüm VI
                  A. Politik amacın askeri amaç üzerine etkisi
                  B. Savaş Politikanın Bir Aracıdır.
 
DAĞ EKOSİSTEMLERİNİN ÖNEMİ VE PLANLAMA KRİTERLERİ370sayfa
 
Çalışmada dağ ve dağlık alan kavramları incelenmiş ve dağ ekosistemlerinin özellikleri irdelenmiştir. Türkiye’nin dağlık coğrafi yapısı ve dağ ekosistemlerinin bölgesel olarak, fiziksel, biyolojik ve ekolojik yapısı araştırılmıştır. Bu özelliklerin ekolojik önemi ortaya konularak dağlarda sürdürülebilir bir kullanımın sağlanması için, ekolojik planlamada kullanılacak kriterler ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Ayrıca Türkiye’deki dağların koruma statüleri araştırılmıştır. Dağların fiziksel ve ekolojik özellikleri, çevresel etki faktörleri değerlendirilerek, bu bağlamda sürdürülebilirliğinin sağlanmasında planlama sürecinde ekolojik planlama tekniklerinin kullanılmasının önemi vurgulanmaya çalışılmıştır.
 
Orman Mühendisi Zehra Şenay ALIŞKAN
 
FUZULİ DİVANI (TAM METİN)                                                      630 sayfa
 
KASĠDE DER MEDH-Ġ HAZRET-Ġ ġÂH-Ġ VELAYET
Mefâ ilün / fe ilatün / mefâilün / feilün(fa’lün)
 
ĠriĢti vakt ki fasl-i hazân-i nâ-hemvâr
Kıla'su tek harekâtın müzâhim-i eĢcâr
 
Sipâh-i bchmen ü dey lâle vü gûi esbabın
Hücum eyîeyüben gâret eyleye ne ki var
 
Çemen zariflerin rence-hâtır eylemeğe
Nesîmden ola zâhir sülûk-i nâ-hemvâr
 
Hevâ muhalefetinden tapılmaya mutlak
Mizâc-i nâmiyede i'tidaldcn âsâr
 
Sabâ letâfet ile gül-Ģen içre sâylr iken
Bula zamâne sabâ tek tagayyür-i etvâr
 
Açıp ta'arruz elin zenıherîr eĢcâra
Ne berg kala bu gâret t e bû-sitanda ne bâr
 
HoĢ ol ki tuta bu mevsimde gûĢe-i uzlet
Tereddüt etmeye mutlak karâra vere karâr
 
Huzûr ilen gire bir künce ibtidâ-yi hazân
Sürûr ilen çıka bir bağa ibtidâ-yi bahar
 
Arada bilmeye bârân ü berf ü bâd nedir
Yetirmeye eser-i devr hâtırına gubâr
Ana refik hemân bir kitâb ola bir saz
Ana nedîm hemîn bîr kadeh ola bir yâr
 
Benim bunun kimi eyyâmında serasîme
Esîr-i dârn-i belâ vü sitem garîb-i diyar
 
Ne seyr kılmağa pergâr tek tenimde tüvân
Ne nokta tek bir arada oturmağa yer var
 
Hezâr gam müteveccih bana bu hem bir gam
Ki yok durur gam-i dil zâhir etmeğe gam-hâr
 
Ne bir refik ki hem-derd olam men-i miskîn
Ne bir tabîb ki derd-i dil eyleyem izhâr
 
Hazân içinde kalan gül budağıyım ki hevâ
Bana Ģikest verip kalmıĢını bürehne vü har
 
Kimi ki dost dedim çıktı düĢmen-i cânım
Kimi ki yâr dedim oldu âkıbet ağyar
 
Bu fakr ilen ki benim rahâtım durur müĢkil
Bu hâl ilen ki benim dirliğim durur düĢvâr
 
Meger meded kıla ol pâd-Ģâh-i kiĢver-i ilm
Ki ilmidir kamu eĢyâya vâkıf-ı esrâr
 
ġeh-i serîr-i Necef âf-tâb-i evc-i Ģeref
Aliyy-i âli-i a’lâ kasîm-i cennet ü nâr…
 
 
GÜNÜMÜZ DOĞA FELSEFESİNDE BİLİM – FELSEFE – DİN İLİŞKİSİ
                                                                                                            508 sayfa
 
“Günümüz Tabiat Felsefesinde Bilim, Felsefe Din, ilişkisi” başlıklı bu çalışmanın başlangıç tarihi, miladi üçüncü bin yılın başlangıcına tekabül etmiştir. Daha önce seçilen çağdaş terimi henüz başlangıcında bulunduğumuz 21. yüzyıl ile geride bıraktığımız 20.yüzyıllardan hangisini kastettiği hususundaki belirsizliği yeterince ortadan kaldırmadığı gerekçesi ile günümüz olarak değiştirilmiştir.
 
İshak ARSLAN
 
 
BATIYA YÖN VEREN METİNLER (DÖRT CİLT)                           2720 sayfa
 
Batı dünyasının gelenekleri, biri Yahudi-Hıristiyan, diğeri Yunan-Roma veya Klasik olmak üzere, başlıca iki kaynağa sahiptir. Çok eski değil, tarihçiler bu iki temel kaynağa bir üçüncüsünü, Germanik olanı da ekleme eğilimindeydiler. Ne var ki, Dördüncü yüzyılın başlarından itibaren Batı’yı işgal eden cahil kavimlerin -Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını aşan barbarların- bölgede yeşeren medeniyetin üstünde, mevcut geleneklerin derinliği ve kalıcılığıyla kıyaslanabilir nitelikte iz bırakmış olmaları, artık mümkün görülmemektedir. Batı geleneklerindeki Yahudi-Hıristiyan ve Yunan-Roma unsurlarının derinliği ve kalıcılığı nedeniyledir ki, Batı dünyasında süregelen düşünce ve davranış alışkanlıkları, bin beş yüz ila üç bin yıl önce ölen insanların entelektüel ve ruhani
keşiflerinin bugün bile etkisi altındadır. İlk üç bölümü, Antik Çağ’dan başlayarak, Batı geleneğinin iki büyük dini, yani Yahudilik ve Hıristiyanlık ile Yunan ve Roma medeniyetlerinin kültürel, felsefi ve siyasi kavramlarının ilişkilerini tasvir etmektedir. Dinin, geçmiş çağlarda insanlar için temel bir ihtiyaç olarak tezahür ettiği malum. Nitekim çok çeşitli dinlere ibadet edilmiş; batıl inançla okültizm karışımı, tuhaf dinlerin yanı sıra ateşe, güneşe, hayvanlara tapınma ve bunlara belirli bir tarikat yapısı kazandırma çabaları bile söz konusudur.
Batı’da, bu kadim dinlerin ikisi dışında, yani Yahudilik ve Hıristiyanlık dışında hiçbiri yaşa(n)madı. Hıristiyanlık daha baştan itibaren Yahudilik ile yakın ilişki içindeydi. Hıristiyanlar, Hıristiyanlığın yeni bir vahiy olduğuna inanmakla birlikte, İsrailoğullarının (Suriye’nin güneyinde yaşayan Yahudiler) dininin devamı olduğuna hükmettiler.
Hz. İsa’nın (Batı düşüncesine yön veren metinlerde Hıristiyan peygamberinin adının önünde “Hazret” sıfatı yoktur; çeviride Türk okurunun hassasiyetleri gözönünde bulundurularak tarafımızdan eklenmiştir) gelişinin İsrailli kâhinler tarafından yüzlerce yıl önce haber verildiği ve O’nun, Yahudilere yaklaşık iki bin yıl önce, Hz. İbrahim’in Kalde Uygarlığı’nın Ur şehrinden yaptığı çağrıyla başlayan Tanrı tezahürünün doruk noktası olduğuna inandılar.
 
Şair ve edebiyat eleştirmeni İngiliz John Addington Symonds (1840–1893), Rönesans hakkında şöyle yazmıştır: “Avrupa halklarının ortaya koyduğu insani ruh tarafından ortaya çıkartılan bilinçli özgürlüğe ulaşmanın tarihidir. (...) Rönesans döneminde aniden büyük önem kazanan sanat eserleri ve icatlar, bilgi ve kitaplar Orta Çağ dediğimiz Ölü Deniz’in kıyılarında ihmal edilip bırakılmıştı.” Symonds’a göre Rönesans, “bugünün milletleri olarak bizlerin, demokrat düşüncenin oluşumu içerisinde hâlâ evrilmeye devam ettiğimiz” büyük özgürlük tiyatrosunun ilk perdesini temsil etmektedir.1 Bu söylem, tarihçilerin genel olarak çok yakın zamanlara kadar kabul ettikleri ve ders kitaplarının ölümsüzleştirdiği “klasik” Rönesans kavramıdır. Kavramın temellerini atan ”yeniden doğuş” mecazının mucitleri İtalyan insancılar, tarihi de eski, orta ve modern olmak üzere üç döneme ayırır. Bununla beraber, klasik kavram tam ifadesini, Jakob Burckhardt’ın usta işi eseri İtalya’da Rönesans Uygarlığı‘nın 1860 baskısından önce bulmayacaktır. İngiliz Sydmond gibi, İsviçreli tarihçi için de Rönesans modern tarihin ilk bölümünü, yani bireyin Orta Çağın otoriterliğine, kolektivizmine ve çileciliğine karşı ayaklanma sürecini temsil eder. Burckhardt, kısmen de yaşadığı dönemin kaydını tutmak için yazmıştır. İlerlemeye inanmakla birlikte, modern kültürün tekdüzeliği ve bayağılığından müteessirdir, Rönesans süreci ruhaniyetinin hatırlanmasında yarar olduğunu düşünür.
“Avrupa’nın vicdani buhranı” - Fransız tarihçi Paul Hazard, La Crise de la ConscienceEuropéenne adlı kitabında, 1680 ile On Yedinci yüzyıl arasında entelektüel dünyadaki çalkantıyı1 böyle tanımlar. On Sekizinci yüzyıl aydınlanmasını hızlandıran bu “buhran” elbette bir felaket niteliğinde değildir. Nitekim Aydınlanma, geçmişle ilgili dehşet verici bir kopuş özelliği göstermemiş, Rönesans ve onun mantıki sonucu olan bilimsel devrimden evrilmiştir. Bu bağlamda, entelektüel sınıfın büyük bir kısmının din ve ilahiyat ağırlıklı düşünce biçimlerinden şikâyetçi olduklarının farkına vardıkları bir dönüm noktasından ibarettir. Fransa’da XIV. Lous’nin, İngiltere’de Restorasyon dönemlerinin2 düşüşe geçtiği yıllarda, Orta Çağ Katolik ve Protestanlarının dünya görüşlerinden son derece farklı bir dünya görüşü ortaya çıkar. Bu yenidünya görüşünün Orta Çağ düşüncesine çok şey borçlu olduğuna haklı olarak dikkat çeken, Carl Becker, daha da ileri gidecek, filozofların “sırf daha modern malzemelerle yeniden inşa etmek için Kutsal Augustine kentini tahrip ettiklerini” söyleyecektir. Ama onun bu açıklaması “buhran”ın nedenlerini muğlâklaştırmakla kalır. Öte yandan, Aydınlanmayı, “Avrupa kültür ve tarihini oluştura gelen dini ve ilahiyatçı yapılanmaya ters düşen modern tanımına uygun dönemin başlangıcı ve temeli” şeklinde yorumlayan Troeltsch, gerçekleri daha iyi temsil etmektedir.
 
 
HASAN ALİ YÜCELİN EĞİTİM FELSEFESİ VE TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNE KATKILARI                                                                                        208 sayfa
 
Birinci bölümde Hasan Ali Yücel’in hayatı üzerinde durulmuş, hayatının belli başlı dönüm noktaları incelenerek eğitim düşüncesinin hangi aşamalardan geçerek olgunlaştığı, milli eğitim bakanı olmadan hangi görevlerde bulunduğu, bakanlık sonrası çalışmaları ve eserleri anlatılmıştır.
İkinci bölümde Hasan Ali Yücel’in kişiliğinin oluşma ve yetişme çağları olan II. Meşrutiyet döneminde etkilendiği eğitim düşünürleri üzerinde durulmuştur. O dönemde yapılan fikri tartışma ve araştırmalar sonrasında Cumhuriyet eğitimine de yön vermiştir.
Çalışmamızın üçüncü bölümünde Hasan Ali Yücel’in eğitim düşüncesini oluşturan temel kavramlar, onun eğitim, öğrenci ve öğretmenden beklentileri üzerinde durulmuş, Türk milli eğitimine olan katkıları yedi başlık altında incelenmiştir.
Çalışmamızın son kısmı Sonuç ve öneriler bölümünden oluşmaktadır.
 
Ümit Savaş TAŞKESEN
 
HATIRALAR IŞIĞINDA TÜRK KAMUOYUNDA BALKAN SAVAŞLARI (1912 – 1913)                                                                                   214 sayfa
 
1804 Sırp isyanıyla başlayan Balkan ülkelerinin ayaklanmaları, tavizler elde etmeleri ve bağımsızlıklarını kazanmalarıyla sonuçlanmıştır. Balkan Devletleri bağımsızlıklarını kazanmalarını müteakiben sınırlarını genişletmek için Balkanlar’da isyan ve karışıklık çıkarmayı sürdürmüşlerdir.
Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünü açık bir şekilde ortaya koymuştur.
O dönem etkin olan fikir akımlarından Osmanlıcılık bu savaşın sonuçlarıyla beraber misyonunu yitirmiş yerini İmparatorluk içinde kalan Türkler dolayısıyla Türkçülük akımı almıştır.
 
Hafize CESUR
 
HZ PEYGAMBERİ İKAZ EDEN AYETLER                                        268 sayfa
 
“Eğer Allah’ın Levh-i Mahfuzda yazdığı daha önceki bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.”
“(Ama bundan böyle fidyeyi ve ganimeti size mübah kıldım) artık aldığınız ganimetleri helâl ve hoş olarak yeğin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Gerçekten Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)”.
 
Bu ayetlerin tefsiri için bir kaç müfessirden örnek vermek gerekirse şunları vermek mümkündür: Zemahşerî bu ayet hakkında şöyle diyor: “Peygamberin bedir esirleriyle ilgili vermiş olduğu karar bir içtihadının neticesiydi. Bu da Allah (c.c.) tarafından hatalı bulundu.
Nesefî bu ayeti tefsir ederken Peygambere itab edildiğin açıkça söylemese de واللهعزیز حكیمayet-i kerimesini açıklarken, ince üslupla, kapalı bir şekilde bunu ifade ettiğini görmek mümkündür. Şöyle ki, Nesefî, “aziz” kelimesinin Allah’ın düşmanlarını kahreden sıfatı olduğu, “hakim”in de, dostlarını itab eden bir sıfatı olduğunu söylemektedir.
 
Ramiz MEMMEDOV
 
İMADEDDİN NESİMİ DİVANI (Seçilmiş Eserler – İki Cilt)         732 sayfa
 
 
KADI BURHANETTİN DİVANI (Seçilmiş Eserler – İki Cilt)      1344 sayfa
 
KAZAK ALİMİ AHMET BAYTURSUNOĞLU’NUN HAYATI VE ESERLERİ 
                                                                                                            292 sayfa
 
Ahmet Baytursunoğlu 20. yüzyıl başlarında Kazaklar arasından çıkmış en önemli aydınlardan biridir. O, Kazakların Rus boyunduruğundan kurtularak bağımsız olması, kültür ve medeniyette çağdaş ülkeler arasında yerini alması hedefini seçen aydınlar arasında ön saflarda yerini almıştır. Hedefine ulaşmak için birinci şartın eğitim olduğunu görmüş ve hayatının önemli bir bölümünü eğitimciliğe adamıştır.
Uzun yıllar öğretmenlik yapmış ve gerekli okul kitaplarını kendisi yazmıştır. Aynı
zamanda Kazak folklor ürünlerini derleyip, yayınlayarak kültürün canlı tutulması ve gelecek kuşaklara aktarılmasına çaba harcamıştır. Kazak dili ve edebiyatı çalışmalarına öncülük etmiştir. Bu alandaki en önemli çalışmalarından birisi Arap alfabesi esasında oluşturduğu Kazak alfabesidir. Böylelikle Kazak lehçesinin kendi başına bir yazı dili olmasının yolunu açmıştır. Diğer önemli çalışması yabancı dillerden girmiş terimlere Kazakça karşılıklar bulmasıdır. O, Kazak sosyal ve siyasi hayatına damgasını vurmuş olan Kazak Gazetesi’nin uzun yıllar redaktörlüğünü yapmıştır. Yine, bağımsız ilk Kazak partisi Alaş’ın ve oluşturulan Alaş Orda Hükümeti’nin önemli simalarındandır. Hangi şartlar altında olursa olsun Kazak halkına hizmet etmeye çalışan Baytursunoğlu, bu amaç için Bolşevik saflarına da katılmış ve Bolşeviklerce kurulan Kazak ASSR’nin ilk milli eğitim bakanı olmuştur.
 
Sertan ALİBEKİROĞLU
 
KELOĞLAN MASALLARININ TESPİTİ VE TASNİFİ                       834 sayfa
 
Bu çalışmada çeşitli kitaplarda pek çok örneği bulunan Keloğlan masal metinleri incelenerek asıl Keloğlan masalları tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu aşamadan sonra belirlenen masallar, eş-metin oluşturup oluşturmadıkları dikkate alınarak tasnif edilmiştir.
Söz konusu masallarla ilgili genel bilgiler girişte ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Birinci bölümde A. Aarne ve S. Thompson’a ait The Types of the Folktale ile W. Eberhard ve P. N. Boratav’a ait Typen türkischer Volksmärchen adlı kataloglardaki tip numaralarından hareketle Keloğlan masalları tasnif edilmiş, ikinci bölümde eş-metinleri olmayan masallara yer verilmiştir. Üçüncü bölümde bu masallardan elde edilen verilerin yüzdelikleri belirlenerek Keloğlan tipi ortaya konmaya çalışılmıştır. Dördüncü bölümde ise söz konusu masallardan asıl metin olarak seçilenler bir araya getirilmiştir. Böylelikle çalışma pek çok Keloğlan masal metninden asıl masal metnine ulaşmayı ve Keloğlan tipini ortaya çıkarmayı hedeflemiştir.
 
Aysun DURSUN
 
 
NATO’NUN DEĞİŞEN KONSEPTİ                                                   472 sayfa
 
 
NATO (Kuzey Atlantik Örgütü), _kinci Dünya Savası sonrasında Sovyet yayılmacılıgına ve Nazi Almanya’sı tehlikesine karsı Avrupa güvenligi saglamak amacıyla 1949 yılında ABD önderliginde Batılı devletler tarafından kurulmustu. NATO’nun kurulmasından altı yıl sonra ise 1955 yılında Varsova Paktı kurulmus dünya dogu - batı olmak üzere iki büyük kampa ayrılmıstı. Soguk Savas dönemi olarak adlandırılan bu dönem boyunca kırk yıllık bir süre zarfında NATO kurulus amacına hizmet etti ve Sovyet yayılmacılıgını bertaraf etti. Ancak 1991’de Sovyetler Birligi’nin yıkılmasıyla birlikte NATO bünyesindeki yapısını, stratejilerini ve amacını sorguladı. Artık NATO’yu kuran nedenin ortadan kalkmıs olması NATO’ya duyulan gereksinimin de ortadan kalkması anlamına geliyordu. Fakat NATO kendini degisen uluslararası ortama adapte etti. Bünyesine yeni üyeler ekleyerek doguya dogru genisleme politikasına yön verdi. Bu ugurda 1991 yılında Yeni Stratejik Konsept ilan edildi; B_O, KA_K ve Akdeniz Diyalogu platformları olusturuldu ve üye sayısını 2004 yılı NATO _stanbul Zirvesiyle yirmi altıya çıkarttı. 1999 Washington NATO Zirvesi ise, NATO için bir dönüm noktası oldu; kendine yeni görev alanları, alan dısı faaliyetler belirledi ve NATO zaman zaman 5.Maddesini uygulamaya koydu.
Bugün, 21.yüzyıla NATO, uluslararası ortama kendini uyarlamaya devam eden, dünya dengelerini ayarlamayı bilen bir örgüt olarak geldi. Rusya ile yakınlasma politikasına girerken Rusya’yı İttifak içine alma girisimlerine basladı. Ayrıca büyüyen Çin’i dengelerken, Orta Asya ve Kafkasya devletlerini bünyesine katma
girisimlerine hız verdi. 1990’lı yıllardan sonra güç dengelerinin ve uluslar arası tehditlerin degismis olması karsısında, Avrupa’nın güvenligi için NATO’ya gereksinim kalmadıgı görüsünün NATO tarafından yıkıldıgı dönemlerdi. Dolayısıyla NATO 21. yüzyılda da dünyanın gereksinim duyacagı tek savunma örgütü olarak kalmaya devam edecektir.
 
Derya Gonca PEKSARI
 
RUS DİLİNDE DEYİMLERİN TARİHSEL (ETİMOLOJİK) AÇIDAN İNCELENMESİ                                                                                   584 sayfa
 
Dil, bir toplumun aynası ve gelecek nesillere bırakacagı en degerli mirastır. Bir dilin en küçük ve en önemli yapı tasını olusturan sözcüklerin incelenmesi, o dilin geçmisi, simdiki durumu ve gelisme asamaları hakkında bilgi edinmemize olanak tanır. Dilin çagın ve toplumun ihtiyaçlarına göre çesitli sözcükler türeterek ya da baska dillerden alıntı yaparak söz varlıgını zenginlestirmesi dogal bir süreçtir. Çünkü dil, her seyden soyutlanarak bagımsız bir sekilde gelisen bir sistem degildir. Dil her toplumda tarih, cografya, edebiyat, felsefe, din, psikoloji, sosyoloji gibi çok çesitli alanlarla sıkı sıkıya baglıdır. Bir toplumun kültürel yapısı, dünya görüsü, inançları, savasları, örf ve adetleri, ekonomik yapısı, bilim, teknik ve sanat gibi alanlardaki gelismeleri, dile yansıyan unsurlardır.
Her dilde toplumun yasam tarzını ve kültürel yapısını yansıtan deyimler ve atasözleri vardır. Basta toplumbilim, din, felsefe, ekonomi, tarih, folklor olmak üzere pek çok konuyu kapsayan ve çesitli açılardan inceleme konusu edilmeye deger bulunan bu ulusal varlıklar, deyis güzelligi, anlatım gücü ve kavram zenginligi bakımından bir dilin vazgeçilmez unsurlardır.
 
Svetlana STOMATOV
 
 
TERÖRİZMLE MÜCADELEDE ULUSLAR ARASI İŞBİRLİĞİ ÇERÇEVESİNDE NATO’NUN ROLÜ                                               414 sayfa
 
Terörizm, hemen hemen her devlet için tehdit haline gelmis bir güvenlik sorunudur. Çok çesitli kaynaklardan beslenen terörizm özellikle teknolojik degisimlere devletlerden bile hızlı uyum saglamıs ve sınır tanımaz bir hal alarak tüm ülkeleri tehdit eden boyutlara ulasmıstır.
Terörizmin ulus-asan boyutu yeni bir gelisme olmamakla birlikte bu durum 11 Eylül saldırıları sonrasında tüm dünya ülkeleri tarafından açıkça ifade edilmistir. Sorunun ulus-asan boyutu beraberinde terörizmle mücadelede uluslararası isbirligi arayıslarına hız kazandırmıstır. Sorunla uzun yıllar ulusal bazda mücadele etmis olan Türkiye, &ngiltere, &spanya ve Japonya’nın çabalarına 11 Eylül saldırıları sonrasında terörizmle mücadelede önder olma gayreti içinde olan ABD’nin girisimleri eklenmistir. Ulusal mücadelelere ek olarak çesitli tarihlerde terörizmle mücadelede etkili olacak uluslararası anlasmalar da imzalanmıstır.
 
Didem YAMAN
 
 
TEVFİK FİKRET ŞİİRLERİNDE EDEBİ SANATLAR                          972 sayfa
 
Edebiyat tarihimizde çok önemli bir yer tutan Servet-i FünUn döneminin en karakteristik sairi Tevfik Fikret'tir. Tanzimat'la baslayan dilde ve muhtevada yenilesme hareketleri, onun siirinde zirveyi yakalamistir. Tevfik Fikret, Servet-i FünUnnesiinin ve siirinin tercümanidir. Tevfik Fikret'in siirleri, edebiyat tarihçileri tarafindan pek çok yönden incelenmistir. Biz de "Hakiki edebiyat, edibin yazdigi eserdir." görüsünden hareketle Tevfik Fikret'in siirlerini edebi sanatlar yönünden irdelemeye karar verdik. Ancak bu, bizIm için oldukça iddimiydi. Nitekim çok uzun süren bir çalismanin sonunda ancak tamamlayabildik çalismamiz, giristen sonra üç bölümden olusmaktadir. Giris bölümünde edebi sanatlarin klasik edebiyat ve sonra gelen dönemlerdeki durumundan bahsettik Daha sonra Tevfik Fikret'in kullandigi sanatlar hakkinda bilgi verdik Metin kisminda önce benzetmeleri ele alip diger söz sanatlarina III. bölümde yer verdik. Her bölümün ve ilgili alt bölümlerin basinda çalismamiz hakkinda bilgilendirip sonunda degerlendirme ve yorumlarimizi belirttik. Sonuç bölümünde ise kullanilan edebi sanatlari, sayilarla ve bu sayilarin bizi götürdügü sairin dünyasina ait neticelerle ifade ettikEdebi sanatlarin, Tevfik Fikret'in siirine ne veya neler kazandirdigi, üshlbunu nasil sekillendirdigi konusundaki tespitlerimizi belirttik Bu çalismayla, Tevfik Fikret'in dünyasinda nelerin öne çiktigini, nelerin arka planda kaldigini ortaya çikarmaya çalistik. Tevfik Fikret'in kendi "ben"ini, sanatla ilgili görüslerini, tabiata bakisini, kötümserligini, izdiraplarini, inanç ve inkar arasindaki gelgitlerini, hakikatten kaçip hayallere siginisini gördük. Bir resim çizer gibi ve müzikaliteye dikkat ederek siir yazdigina sahit olduk.
 
Ayşe ÇEVİRİCİ
 
tebder@hotmail.com