TEBDER
ONLİNE KURS

Nisan




 

TEBDER NİSAN AYI KİTAP DAĞITIM LİSTESİ


 

1. EVRİM KURAMI VE BAĞNAZLIK 208 sayfa


 

Bilimin dinle bağdaşmazlığı yalnızca «teoloji» diye bilinen üçüncü öğe bakımındandır; tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen bilimin inceleme alanı dışında kalan konulardır.

Din evreni açıklama işlevinde bağnaz ve tekdüzedir; özellikle her şeyi açıkladığı savında olan teoloji yeni arayış ve buluşlara kapalıdır. Teolojinin bilimle kavgası düşüncede tekelci egemenliğini yitirme korkusudur. Geçmişte teologları bir tür «ölüm-kalım» savaşına iten iki büyük olay bu kavganın unutulmaz örnekleridir. Bunlardan biri «Kopernik Devrimi» diye bilinen gelişme, diğeri «Darwin Kuramı» denen evrim düşüncesidir. Birincisi, üzerinde yaşadığımız gezegeni evrenin merkezi olmaktan çıkardığı; ikincisi, insanı tüm diğer canlılar gibi doğanın bir parçası, evrim sürecinin bir ürünü saydığı için teolojiye ters düşmüştür.

Ortaçağ karanlığında kalıplaşan teolojik öğretinin zihinler üzerindeki egemenliğini bilimle paylaşması beklenemezdi, kuşkusuz. Dünyanın nasıl oluştuğu, canlıların nasıl ortaya çıktığı kutsal kitaplarda yazılıydı. Kilisenin tepkisinden korkan Kopernik kitabının yayımlanmasını yaşamının son yılına kadar geciktirme zorunda kalmıştır. Darwin de kuramını açıklama konusunda uzun süre çekingen davranır; Wallace'ın çalışmasıyla karşılaşmasaydı, belki de, Türlerin Kökeni'ni yazma yoluna bile gitmeyecekti.


 


 

Prof.Dr.Cemal YILDIRIM


 

2. FUZULİ DİVANI’NDA ŞİKAYET 432 sayfa


 

Divan edebîyatının tarihi gelisim süreci içerisinde XVI. yüzyıl, her açıdan en parlak dönemlerden biri olarak kabul edilir. Daha önceki yüzyılda temelleri oturmaya baslayan Divan edebîyatı, bu yüzyılda örnek aldıgı _ran edebîyatıyla boy ölçüsecek bir düzeye ulasstır. Bu yüzyılın ön önemli simalarından Fuzûlî, sadece kendi yüzyılının degil, bütün Divan edebîyatının en kudretli sairlerinden biri olarak kabul edilir.

Bugüne kadar, Fuzûlî ile ilgili birçok çalısma gerçeklestirilmesine karsın, Fuzûlî’nin “sikâyet” yönüyle ilgili müstakil bir çalısma henüz gerçeklestirilmis degildir. Fuzûlî Divanı’nı incelerken, sikâyet duygusunun, hayatı boyunca olumsuzlukların her türlüsünü benliginde yasayan Fuzûlî’de, sanatın en önemli parçası olduguna kanaat getirdik. Bu kanaat dogrultusunda, Fuzûlî’nin sikâyet yönünü incelemenin bir boslugu dolduracagı düsüncesini benimsedik.


 

Asktan Sikâyet

Sevgiliden Sikâyet

Gönülden Sikâyet

Gamdan Sikâyet

Ayrılıktan Sikâyet

Yalnızlıktan Sikâyet

Bahttan Sikâyet

Felek (Dehr, Dünya)’ten Sikâyet

Halinden Sikâyet

Ahtan Sikâyet

Gözyasından Sikâyet

Melametten Sikâyet

Akıldan Sikâyet

Saraptan Sikâyet

Zahitten Sikâyet

Saba Rüzgarından Sikâyet

Ramazan (Oruç)’dan Sikâyet

Kendisinden Sikâyet

Masivadan Sikâyet

Diger Sikâyetler

Maddi Varlıgından (Can ve Ten) Sikâyet

4Agyar / Rakipten Sikâyet

Halktan Sikâyet

Âsıktan Sikâyet

Nale ve Figandan Sikâyet

Yaradan Sikâyet

Gözden Sikâyet

Saçtan sikâyet

Kandan Sikâyet

Refik (Arkadas)’ten Sikâyet

Sakiden Sikâyet

Nefsten Sikâyet

Ecel Habercisinden Sikâyet

Mumdan Sikâyet

Tas ve Sudan Sikâyet

Ressamdan Sikâyet


 

Mustafa ÖZTÜRK


 


 


 


 

3. KÖROĞLU’NUN ZUHURU KOLU ÜZERİNE MUKAYESELİ BİR ARAŞTIRMA

(İNCELEME- METİNLER) 2 CİLT 1232 sayfa


 

Köroğlu, Türkistan’dan Makedonya’ya kadar, çok geniş bir sahada anlatılarak Türk kültür birliğini destan vadisinde ortaya koyan abidevi destanlarımızdan biridir. Anlatıldığı coğrafyanın genişliği dikkate alındığında, Türkler arasındaki kültür birliğini korumadaki önemi daha iyi anlaşılmış olur.

Türk boyları arasında kültür birliğinin muhafaza edilmesi için, bu birliği saylayan bütün unsurlar mukayeseli bir şekilde ede alınıp incelenmeli ve yazılı hale getirilerek ölümsüzleştirilmelidir. Biz de bu düşünceden hareket ederek, Köroğlu destanının ilk kolu olan “Köroğlu’nun Zuhuru’nun Kazak, Özbek, Kuzey ve Güney Azerbaycan, Kırım ve Anadolu varyantlarını mukayeseli bir şekilde inceledik. Bu kolu incelememizin iki sebebi vardı: birincisi bütün varyantlarda ortak bir kol olması, ikincisi ise Köroğlu destanının menşeini açıklayabilecek unsurlara sahip bulunmasıydı.

Köroğlu destanı üzerinde gerek Anadolu’da, gerek Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde makale ve kitap seviyesinde bir çok çalışma yapılmıştır. Ancak bunların çoğu sadece bir varyantın çeşitli açılardan incelenmesi şeklindedir. Ayrıca bu çalışmalar, eski rejimlerin ideolojik bir çalışma olarak birbirini tekrar etmekten öteye gidememiştir. Biz de Köroğlu destanının menşeini tesbit edebilmek için, Türk dünyasıyla gelişen ilişkiler sonunda temin edebildiğimiz kaynaklarla yukarıda adını verdiğimiz varyantları incelemeye çalıştır.


 

Zekeriya KARADAVUT


 


 


 

4. DEDEM KORKUT KİTABI’NIN SÖZ DİZİMİ 2 CİLT 1568 sayfa


 

Dedem Korkut Kitabı, Türklüğü konu alan bütün sosyal bilimler için çok zengin malzeme içeren eşsiz bir kaynaktır. O Türk dilinin bir incisi olduğu gibi sosyoloji, folklor, etnografya, tarih bilimleri açısından da araştırıcıların ilk başvuru eserlerindendir. Bugün başta Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye Türkleri olmak üzere bir çok unsuru, Dede Korkut’u kendilerinin atası olarak görmekte, Dede Korkut Kitabı’nı sahiplenmektedir. Bundan dolayı 1998 yılı UNESCO tarafından Dede Korkut Yılı ilan edilmiş, türlü yerlerde Dede Korkut konulu seri konferanslar yapılmış, Dede Korkut ansiklopedileri hazırlama işine girişilmiştir.


 

Muharrem DAŞDEMİR


 


 


 

5. KIRGIZ TÜRKÇESİNDEKİ DEYİMLER 2 CİLT 1468 sayfa


 

Kırgızların zengin bir halk edebiyatı vardır. Bu zenginliği comoktor (masallar), coo comoktor, tabısmaktar (bulmacalar), makaldar (atasozleri), kosoktor (ağıtlar), olondor (sarkılar), sancıralar, dastanlar (destanlar), halk hikayeleri, ulamıstar (efsaneler), mifter (mitler), canılmaclar (tekerlemeler), besik ırları v.b olusturur. Kırgız Turklerinin ‘frazeologizm’ dedikleri deyimlerin de, kullanılıslarıyla hem Kırgız halk edebiyatında, hem Cağdas Kırgız edebiyatında hem de gunluk konusma dilinde onemli bir yeri vardır. Konusmalarını siirsel bir edayla gerceklestiren, cumlelerinde dolaylı anlatımları ve kafiyeli kelimeleri tercih eden Kırgızlar, deyimlere cok onem verirler.

Bu calısmada, Kırgız deyimleri Kırgız alfabe sırasına gore verildi. Ondan sonra her bir deyimin iceriğini olusturan veriler; deyimlerin acıklanması ve bir ornek cumle alındı. Sozlukte, bazı deyimlerde birden

fazla ornek cumle yer aldığı halde, tezin hacminin cok buyuk olması sebebiyle, biz, deyimi en iyi yansıtan bir orneği secmekle yetinmek zorunda kaldık.


 

Deyimlerin dilbilgisi bakımından aldığı sekiller sunlardır:

I- Deyimlerin bir coğu masdar halindedir. Misaller: basvurmak; goze girmek; dile dusmek; turnayı gozunden vurmak.

II- Deyimler her zamanlı fiil kipleriyle kullanılırlar. Misal: Kas yaparken goz cıkardı. (Cıkaracaksın, cıkarma)

III- Deyimlerdeki bazı kelimeler isim ve fiil cekimlerine girerler. Misaller: Ağaca cıksa (cıksan) pabucu (pabucun) yerde kalmaz. Anasından (anamdan) emdiği (emdiğim) sut (sutu) burnundan (burnumdan) geldi. (Gelecek, getir, getirmelisin)

IV- Kalıplasma sebebiyle fiil cekimine girmeyen az sayıdaki deyimler. Misaller: Tut kelin percemini (perceminden); ayıkla pirincin tasını; vur abalıya; vur patlasın, cal oynasın.

V- Hicbir fiil kipi tasımadıkları icin cumle halinde bulunmayan deyimler. Misaller: Kel basa simsir tarak; iki dirhem, bir cekirdek; nohut oda, bakla sofa; balık kavağa cıktığı zaman; basım gozun ustune; gunduz feneri.

VI- Cumle halinde olmayan deyimlerin bir kısmında da kelimelerin bazıları cekime girerler. Misaller: Đki eli (elim) kanda olsa; darısı basına (basıma); gozunuz (gozumuz) aydın. VII- Deyimlerin bazıları iyelik (mulkiyet) ekleri ile kurulurlar. Misaller: Goz-u acık; baldır-ı cıplak; el-i acık; el-i sıkı.

VIII- Aynı kelimelerin tekrarı ile yapılan ikizleme deyimler. Misaller: Gunu gunune; kacan kacana; bosu bosuna.

IX- Kafiyeli deyimler. Misaller: Akdeniz’e kaptan, Mısır’a sultan; azıcık asım, kaygusuz basım; adı cıktı dokuza, inmez sekize; kas ile goz, kalanı soz; dağ dağda, bağ bağda, tava delik is yağda; havada bulut, sen onu unut.

X- Deyimlerde olumsuz kavramlı kalıplar. Misaller: Ağzını (ağzımı) bıcak acmıyor; gozunu (gozumu) budaktan sakınmaz (sakınmam).

XI- Deyimlerde eski kalıplar. Misaller: Ne idugu bellisiz; neme bir is.


 

Mirlanbek NURMATOV


 


 


 

6. EPİSTEMOLOJİK AÇIDAN DÜNYA SİSTEMLERİ ANALİZİ 476 sayfa


 

Dünya sistemleri analizinde epistemolojik açıdan önem tasıyan sorunsal insani-sosyal alanın gerçekligine en dogru biçimde ulasılmak isteniyorsa eger uygun epistemolojik nesnenin sadece modern dünya sistemi olmasında dügümlenmektedir. Tarihsel sosyal bilimsel paradigmaya göre

insani-sosyal gerçekligi en iyi ‘bilebilmenin’ yolu devlet sınırları içinde toplum birimlerini analiz etmektir. Bu analiz gerçeklestirilirken de doga bilimlerini model alan pozitivist epistemolojiden hareket edilmelidir. Oysa dünya sistemleri analizi ile tam tersine devlet bagıntısı çerçevesinde toplum degil, dünya sistemi temel alınmakta ve anti pozitivist temelde bütünlesik bir analiz gerçeklestirilmektedir.

Çesitli sosyal bilimsel disiplinler itibarıyla incelenebilen dünya sistemleri analizi, epistemolojik açıdan da ilk olarak bu çalısmayla bir doktora tezi düzeyinde incelenmis olmaktadır. Çalısmayla bu çerçevede savunulacak olan tez sudur: Dünya sistemleri analizi, pozitivist epistemolojiyle uyusmayan ve bu uyusmazlık nedeniyle de pozitivist çerçevede yapılandırılmıs olan tarihsel sosyal bilimsel paradigmaya karsı farklı epistemolojik öneriler getiren alternatif bir yaklasımdır.


 

İdris DEMİREL


 


 

7. İBN-İ RÜŞD’DE METODOLOJİ 322 sayfa


 

İbni Rüşd’de Metodoloji” başlıklı çalışmamız, Mantık disiplininden daha çok Bilim Felsefesi’nin konusunu teşkil etmektedir. Mantığın ilgilendiği doğru ve yanlış sadece biçimsel bir doğru ve yanlışı oluşturmaktadır. Mantık, somut bir gerçek veya deneyle önermeler arasındaki ilişkiyi değil, biçimsel gerçekle önermeler arasındaki ilişkiyi inceler. İbni Rüşd’ün üzerine şerh yazdığı Aristoteles’in II.Analitikler’i, Organon adlı mantık serisinin bir bölümünü oluştursa da bu eser, I.Analitikler’de serimlenen biçimsel mantığın dışında değerlendirilmelidir. I.Analitikler’de mantıksal olarak geçerli kıyas biçimleri ele alınır.

Sadece mantıksal doğruluk üzerinde durulur. II. Analitikler’de ise yalnızca önermelerden nasıl çıkarım yapıldığı işlenmez, bu önermelerin içerik ve gerçeklik bakımından bilgisel değeri de ortaya konur. Somut gerçeklik ve deneyle önermeler arasındaki ilişki üzerinde durulur. Dolayısıyla İbni Rüşd’ün II.Ananlitikler üzerine yazdığı Telhisu’l- Burhan ve Tefsiru’l- Burhan adlı şerh metinlerinde serimlediği bilimsel yönteme, daha çok Bilim Felsefesi konusu olarak yaklaştık. Bazı Bilim Felsefesi ve Bilim Tarihi eserlerinden de yararlanarak konuyu kendi sınırlarımızda Bilim Felsefesi disiplini çerçevesinde ele almaya çalıştık.


 

Hacı KAYA


 


 


 

8. ERZİNCAN AĞZININ SES BİLGİSİ VE SÖZ VARLIĞI 470 sayfa


 

Bu çalısma Ana Türkçeden siyasi ve sosyal sebeplerden dolayı ayrılarak olusan ve Türk dilinin değisik sivelerinden birisi olan Anadolu Türkçesi içerisinde Doğu grubu ağızlarında yer alan Erzincan yöresi ağzıyla ilgilidir.

Çalısmanın birinci bölümünde lehçe, sive ve ağızların olusumu, Anadolu ağızlarının sınıflandırılması, Doğu grubu ağızları, Erzincan’ın tarihî, coğrafî ve kültürel yapısı, Erzincan yöresinin ağız bakımından durumu ve Erzincan ağzının genel özellikleri hakkında bilgi verilmistir. Đkinci bölümde Erzincan ağzının ses bilgisi özelliklerine yer verilmis ve yöre ağzıyla olusturulmus metinlerin fonetik açıdan incelenmesine gayret edilmistir. Üçüncü bölümde ise yörenin söz varlığını kapsayan bir sözlük olusturulmaya çalısılmıstır.


 

Mehmet ÜSTÜN


 


 


 

9. ERMENİ DİASPORASININ A.B.D.’DE ÇALIŞMALARI 626 sayfa


 

M.Ö. 722 yılında krallıklarının çökmesi üzerine Yahudilerin Filistin dısındaki ülkelere sürülmesi, dagıtılması anlamına gelen diaspora Yunanca kökenli bir kelime olu kısaca “kopuntu” demektir. Dilimize uygun karsılıgı ise “gurbetçi”dir. Günümüzde dünyanın hemen her yerine dagılmıs olan Ermenileri ifade etmek için kullanılırken bu çalısmada özellikle ABD’de bulunan Ermeni toplumu için kullanılmıstır.

Diasporanın bugün en etkili oldugu ülkelere bakıldıgında, ABD ve Fransa’nın bası çektigi görülmektedir. Diasporanın özellikle bu iki ülkedeki yogun faaliyetleri, Türkiye’nin dıs politikada en çok basını agrıtan unsurlardandır. Son 50 yıla damgasını vuran birçok gelisme ve olayın perde arkasında çogunlukla Ermeni Diasporasının lobiciligi yer almıstır. Yani sorun artık masum bir “anma” ya da “gündem” olmaktan çıkmıs, bir ülkenin dıs politikasını tamamıyla yönlendirir hale gelmistir.

Anma” amaçlı yapılan konusmaların tamamında, 1915–1923 arasında 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldügü; 500 binden fazlasının sürgün edildigi; 1915 yılı 24 Nisan’ında 200’ün üzerinde Ermeni dini, politik ve entelektüel liderinin tutuklanarak idam edildigi; (sözde) Hitler’in “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor ki...5” sözünü söyledigi; bu dönemde Osmanlı Ordusu saflarında 250 bin Ermeni’nin görev yaptıgı; Ermenilerin 3 bin yıldır Anadolulu oldukları; II. Abdülhamit’in 300 bin civarında Ermeni’yi katlettigi; olayların “20. Yüzyılın ilk soykırımı” oldugu cümleleri çok sık tekrarlanır.


 

Asil S. TUNÇER


 

10. AYBASTI AĞZI 528 sayfa


 

Ağız çalışmaları geniş veya dar sahada olmak üzere iki şekilde yapılabilir. Seçtiğimiz saha, Tokat’la Ordu ili ağızları arasında küçük bir geniş ve sınır bölgesi oluşturuyor. Bu çalışma Canik dağlarının kuzey yamacında, Bolaman çayının iki kolundan birinin yukarı vadisinde 508 km karelik bir alanda kurulu Aybastı ilçesi ve köylerinin yapılan anket ve özellikle derlemelere dayanarak ağızlarının incelenmesini kapsar.


 

Mehmet AYDIN


 


 


 


 

11. BİLGİ TOPLUMUNDA TEKNOLOJİNİN YERİ VE TEKNOLOJİ POLİTİKARININ YERİ 492 sayfa


 

İnsanlık tarihi incelendiğinde, eski devirlerde ekonominin tarımsal niteliğinin ağır bastığı bir yapıda olduğu görülebilir. 18. yy’ın ortalarından itibaren Sanayi Devrimi’yle birlikte, sanayi üretim aşamasına geçilmiş, bu aşamada niteliksiz emek ve sermaye en önemli ekonomik kaynaklar haline gelmiştir. Günümüzde ise temel bir ekonomik ve toplumsal dönüşüm yaşanmaktadır. Ekonomik büyümenin temel unsurları olan emek ve sermayenin yerini bilgi/teknoloji almakta birlikte, üretilen bilgi stoku çok hızlı bir biçimde artmakta ve yaşanmakta olan bu dönüşüm, “bilgi ekonomisi” veya “yeni ekonomi” kavramlarıyla ifade edilmektedir.

Böyle bir dönüşüm süreci içinde, rekabet avantajı kazanmak ve dünyanın lider ulusları arasında yer alabilmek, teknolojiye ve yeniliğe yatırım yapmayı zorunlu hale getirmektedir. Bu bağlamda, ülkeler bilgi üretebilmek ve teknolojik yeteneklerini geliştirebilmek amacıyla, teknoloji politikaları uygulamaktadırlar. Devletin teknoloji piyasasına müdahalesi konusu, teorik düzeyde farklı şekillerde incelenmektedir. Bu konuda, iki temel yaklaşımdan bahsedilebilir. Yaklaşımlardan ilki, Neo-klasik iktisadın savunduğu “piyasa başarısızlığı” gerekçesi, diğeri ise Evrimci iktisadın “sistem başarısızlığı” gerekçesidir.


 

Özgür ASLAN


 


 


 

12. ÇAĞATAYCANIN TÜRK DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ 758 sayfa


 


 

Bu çalışmada Şincan Daşösi İlmy Jurnili’nde yayınlanan (1993) Mir Sultan Osmanov ve Hemit Tömür’ün “Çağatay Tili Togrisidiki Karaşlirimiz” adlı makalesi ele alınarak Çağataycanın Modern Özbekçe ve Yeni Uygurca ile olan ilişkisi ele alınarak Çağataycanın Türk dilleri arasındaki yeri ve öneminin belirtilmesi amaçlanmıştır. Türkoloji çalışmalarında bir kısım Türkologlar Çağataycanın Modern Özbekçenin temelini oluşturduğu ve Çağataycaya ait dil özelliklerinin günümüz dillerinden Modern Özbekçeye korunduğu görüşünü savunmaktadır. Bunun yanı sıra Çağataycanın Yeni Uygurcaya kaynaklık ettiği…

Türk dilleri ailesinin Kuzey – Doğu Türkçesinin Doğu kolunu ve Orta Türkçe olarak adlandırılan aralığın son dönemini temsil eden Çağatay Türkçesi, Eski Türkçenin doğal bir devamı ve geniş dönemi olarak gelişen tarihi bir Türk şivesidir.


 


 

Safiye YILMAZ


 


 


 

13. ÇAĞDAŞ LİBERAL SİYASET FELSEFESİNDE ADALET SORUNU: 316 sayfa

RAWLS, HAYEK, NOZİCK ÖRNEĞİ


 

Çağdaş liberal siyaset felsefesinde adalet çözümlemeleri üzerine kaleme alınmış bu çalışma son dönemde ön plana çıkmış üç düşünürü, Rawls, Hayek, Nozick’i tartışma merkezine alır. Ama genel bir soruşturmaya geçmeden önce adaletin doğası özelinde bir dizi ayrım dile getirilir. Adalet önce özcü ve biçimsel olarak ikiye ayrılır. Daha sonra bu ayrım her bir adalet türünün kavramsal sınırları içinde açılır. Tüm bu sınıflamalar ile ulaşılmak istenen sonuç ise hem adalet, hem de liberal adalet ile ilgili aydınlatıcı ip uçlarıdır.

Rawls’ın adalet teorisi üzerine bir dizi eleştiri temellendirilmeye çalışılmıştır. Adalet teorisinin Kantçı ve faydacı kökleri teorinin evrensellik iddiasını zayıflatmakta ve adaletin gerçekleştirilebilirliğine olan inancı da azaltmaktadır.

Hayek’de aklın sınırlarına atıfta bulunan, pratik bilgiyi teorik bilgiden üstün tutan ve nihayetinde değer yanlı genel teoriyi ülküselleştiren epistemolojik bir duruş vardır.

Nozick kavramlaştırmasının temel iddiası yeni sağı besleyen adalet anlayışı ve politik toplumu ekonomi toplumuna indirgeyen kuramı ile Nozick’i Hobbesçu bir etik politik paradigma içinde değerlendirmektedir.

Neden adalet teorileri ile ilgilendim? Amacım neydi? Çağdaş Liberal Siyaset Felsefesinde Adalet Sorunu üzerine bu tez bir gün peşinden koşulacak bir gerçek haline gelebilecek mi? Yoksa herşey boşa mı gitti? Umudum karamsar beklentilerim konusunda yanılmış olabilme ihtimalimden ibaret olacaktır. Tabii öncelikle okuyucuya neyi dert edinip de kendimi liberal adaletin peşinden koşarken bulduğumu açıklamam gerekecek. Hem böylelikle bu metnin “cenin” halinde ilk hali, siyaset felsefesinde adalet sorununun önemi meselesi de deşifre edilmiş olacak.


 

Armağan ÖZTÜRK


 


 

14. ÇAĞIMIZ İSLÂM DÜNYASINDA MODERNLEŞME HAREKETLERİ VE TÜRKİYE'DEKİ ETKİLERİ

560 sayfa


 

İslâm dünyası Batı'nın her alandaki üstünlüğünü kabul ettikten sonra tekrar eski kudret ve kuvvetini kazanabilmek için bir takım arayışların içerisine girmişti. Batı'nın İslâm dünyası üzerindeki etkisi sadece askerî, ekonomik veya siyasî alanlarla sınırlı değildir. Müslümanlar top yekün bir dinî ve sosyal etki altındaydı. Bu etkiyi en yoğun ve doğrudan yaşayan ülkelerin başında Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti gelmektedir. Bu açıdan Türkiye ve hatta tüm İslâm dünyası hızlı bir sosyal değişme olgusu yaşamaktadır.


 

1). Geleneksel İslamcılar

2). Selefî Reformculuk

3). Modernist İslamcı

4). Batıcı Reformistler


 

Abdullah ALPEREN


 


 


 

15. DOĞU TÜRKİSTAN TARİHİNDE KIRGIZLARIN TESİRİ (1700 – 1878) 346 sayfa


 

1700-1878 yılları arası Dogu Türkistan’daki siyasi olaylarda Kırgızların tesirleri arastırılmak istenmistir. “Dogu Türkistan Hakkında Genel Bilgi”, “Dogu Türkistan’da Baskıncılara Karsı Mücadeleler”, “Dogu Türkistan’da Kırgızlar” ve “Dogu Türkistan’da Yapılan Mücadelelerde Kırgızlar” isimli dört baslıktan olusmustur.

Birinci bölümde, Sakalar devrinden XVIII. yüzyıla kadarki Dogu Türkistan’ın kısa tarihi, bölgeyi zapt etmis olan Kalmuk ve Mançuların tarih sahnesine çıkmaları, ayrı ayrı ele alınmıs ve ayrıca hocaların mensei ve Dogu Türkistan’da iktidara gelmeleri anlatılmaya çalısılmıstır.

İkinci bölümünde ise 1700-1878 arasında Dogu Türkistan’da baskıncılara karsı yapılan mücadeleler kronolojiye uygun olarak verilmistir. Kalmuklara karsı mücadeleler anlatılırken, hocaların iki klana bölünmesi dikkat çekicidir. Ch’ing hükümetine karsı isyanlarda ise Hokand Hanlıgı, mücadeleleri yönlendirici bir rol üstlenir. Böylece Hokand-Ch’ing iliskilerinden karlı çıkan Hokand, Dogu Türkistan’ın 1865’te egemenligine kavusmasına yardımcı olur.

Üçüncü bölümde, kaynaklarda “Burut” adı ile bilinen Kırgızların, Dogu Türkistan’ın bir parçası oldugu, Kırgızların eskiden bu bölgelerde yasadıkları, çesitli dönemlerde göçler sonucu bölgeye yeni Kırgız göçlerinin oldugu, Kırgızların eskiden beri Dogu Türkistan’da etkili birileri oldukları ve siyasi olaylarda önemli rol oynadıkları anlatılmaya çalısılmıstır. Dogu Türkistan günümüz Kırgız Etnosu’nun olusumunda da önemli rol almıstır. Bütün bunlar tezimizin konusu için de bir alt yapı olusturur.

Son bölümde, Kırgızların 1700-1760 arasında Kalmuklara karsı yaptıkları mücadeleler, Ch’inglilere karsı ise isyanların önderleri sayılan hocalara verdikleri destek ve diger yerel halklarla beraber omuz omuza bölgenin bagımsızlıgı için nasıl savastıkları ortaya konmaktadır.


 

Abdrasul İSAKOV


 


 


 

16. FELSEFE AÇISINDAN SOSYAL BİLİMLERDE NİTELİK VE ANLAM SORUNU TARTIŞMASI 456 sayfa


 

19. yüzyıl Avrupa’sında toplumun “bilimsel” olarak incelenebileceği iddiasıyla kurulan sosyal bilimlerin günümüzde yaşadıkları krizden hareketle, sosyal bilimlerin niteliği sorunu üzerine yapılmış felsefi bir tartışmadır. Çalışmamızda bu krizin felsefe-bilim ayrımının mutlaklaştırılmasından kaynaklandığını göstermeye çalıştık. Felsefesiz bilim yapılabileceği yanılgısına yanıt olarak, öncelikle çağdaş bilim kavramının kendisinin tarihsel bir felsefe yorumu olduğunu öne sürdük. Felsefi açıdan bakıldığında sosyal bilimler, 19. yüzyıl Avrupa’sında rasyonalist-empirist felsefe geleneğinin pozitivist yorumu üzerinde kurulmuşlardır. Başka felsefeler de vardır ve başka ‘bilim’ler mümkündür. Ancak, felsefeyi gereksiz bir uğraş gibi gören günümüz bilimleri, felsefi temellerini eleştirel bir sorgulamanın konusu yapamadıkları için mutlaklaştırdıkları tarihsel kavramların tutsağı olmuşlardır. Özel olarak sosyal bilimler söz konusu olduğunda bilim kavramının tartışmalı içeriğine, sosyal bilimlerin konusunun özgünlüğü sorunu da katılır.


 

Lütfü ŞİMŞEK


 


 


 

17. FELSEFENİN GELECEĞİ ÜZERİNE

CELAL NURİ – F. A. HİLMİ TARTIŞMASI 274 sayfa


 

Felsefenin en onemli problemlerinden biri olan varlık konusunu ilk nedenler acısından ele alan ve diğer felsefe disiplinlerinden onde gelen “metafizik” her ne kadar Aristo tarafından sistemli bir hale getirilmis ise de aslında bu problem daha M.O. VI. yuzyılda Miletli Thales tarafından gundeme getirilmis ve “arkhe” meselesi olarak tartısılmıstı. Evrenin bir baslangıcının olması gerektiği anlayısı “hicten hicbir sey meydana gelmez” ilkesini benimseyen ve buna bağlı olarak evrenin ana maddesinin su olduğunu kabul eden Thalesten sonra, Anaksimandros “Apeiron”nun Anaksimenes de “hava”nın evrenin arkhesi olduğunu savunmustu.

Gerci Anaksimenes her ne kadar ana maddenin hava olduğunu kabul ederek Thales’in gorusune yaklasmıs ise de “tum canlıların ruhu vardır.” Diyerek doğada canlı ile cansız arasında ayırım yaparak ruh kavramını ilk kez felsefenin gundemine getirmisti. Milet okulunun bu uc filozofuna Aristo “ fizikciler” adını vermistir. M.O. V.yy da ise felsefede ozellikle Pythagoras, evrende bir duzen ve oran olduğu fikrinden hareket ederek ve her seyin temeline soyut bir kavram olan sayıları koyarak diğer doğa filozoflarından ayrılmıstı. Milet okulundan sonra Ksenofanes ile birlikte metafiziğin temel kavramlarından biri olan “Tanrı” kavramı ele alınarak onun insan seklinde tasavvur edilmesine karsı cıkılmıs, boylece panteist bir yaklasımla Tanrı ve evren ozdes tutularak da olsa metafiziğin kapıları aralanmıs bulunmaktaydı. Bundan sonra varlığın kendisinin ezeli ve ebedi olmasına karsılık bu cokluğun nasıl meydana geldiği yani “olus” problemi gundeme gelmistir.


 

Fatma Ebru ÇÖLLÜ


 


 

18. FRANCİS BACON’UN YENİ MANTIK (NEW ORGANUM) ANLAYIŞI 412 sayfa


 

Bilindiği gibi mantık, bir ilim olarak insan zihninin yanlışlara düşmemesini, düşüncelerin tutarlı bir şekilde ifade edilmesini, ilimlere yöntem ve yol göstermesini sağlayan bir fonksiyona sahiptir. Ayrıca doğru ve sağlam delilleri göstermenin ölçüsü olarak görülen mantık ilminin konuları arasında kavramlar, önermeler, akıl yürütme tarzları, beş sanat gibi konular ve bu konuların alt başlıkları yer almaktadır. Mantık, formel ve informel mantık olmak üzere ikiye ayrılır. Formel mantık, kavramlar, önermeler ve akıl yürütme tarzlarından oluşurken; informel mantık ise, beş sanattan oluşmaktadır.

Çalışmamız, temelde mantığın belkemiğini oluşturan akıl yürütme tarzlarını konu edinir. Genel anlamı ile akıl yürütme, zihnin, verilen ve bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyenleri elde etme faaliyetidir. Fikirler arasında ilişki kurarak eldeki hükümlere dayalı olarak yeni bir hüküm elde etmeye akıl yürütme denmektedir. Dedüksiyon, endüksiyon ve analojiden oluşan akıl yürütme tarzlarından özellikle dedüktif ve endüktif metot, tartışmalıdır. Kısacası bir tarafta Aristo ve savunucuları, diğer tarafta ise, Bacon, Descartes, Mıll gibi filozoflar yer almaktadır.


 

Yasin ÇELER


 


 


 


 

19. HATAY TÜRKMEN AŞİRETLERİ VE BU AŞİRETLERİN İSKANI

18. VE 19. YÜZYILLAR 262 sayfa


 


 

Bu çalısmanın amacı, XVIII. yüzyıl sonları ile XIX. yüzyılda, Antakya ve çevresinde, Türkmen asiretlerinin durumu ile bu asiretlerin iskânlarını arastırmaktır. Elde edilen bilgiler ısığında Antakya ve çevresinin o döneme ait sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı incelenerek, bölgenin tarihinin aydınlatılmasına katkıda bulunmaktır.

Bu arastırmada; XVIII. yüzyıl sonları ile XIX. yüzyılın tamamını kapsayan dönemde, Antakya ve çevresi ile Gâvur Dağı bölgelerinde yasayan asiret, cemaat ve oymakları konu edinen çesitli arsiv belgeleri incelenmistir. İncelenen belgeler, bu arastırmanın muhtelif yerlerinde bazen parça parça, bazen de bütün olarak ele alınmıstır.


 

Atilla CANBOLAT


 


 


 

20. İBN RÜŞD’DE İNSAN HÜRRİYETİ 488sayfa


 

İbn Rüşd’ün insan hürriyetine bakışını incelediğimiz bu çalışma, giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, hürriyet problematiğini; hürriyetin kaynağını, temel unsurlarını ve sınırlarını ele alarak, insan hürriyeti üzerine yapılan spekülasyonlara ve bunların kritiğine yer verdik.

Birinci bölümde, İbn Rüşd’ün insan hürriyeti anlayışında nerede durduğunu belirlemeye yardımcı olması amacıyla, İslam felsefesinde ve kelâmında insan hürriyetinin nasıl işlendiğini ele aldık.

İkinci bölümde, insan hürriyeti anlayışında İbn Rüşd’ün dinî ve felsefî kaynaklarını ele alarak, onun bu konuda hem dinî nasslardan, hem de Aristo felsefesinden beslendiğini göstermeye çalıştık.

Üçüncü bölümde, İbn Rüşd’ün insan hürriyeti anlayışının kendisine dayandığı temel felsefî görüşlerini ortaya koymaya çalıştık. Onun özellikle bilgi ve akıl nazariyesinin, tabiî sebeplilik nazariyesinin, âlemin zorunluluğu tezinin, tabiat anlayışının, din ve felsefeyi uzlaştırmaya çalışan özel tutumunun, geliştirdiği insan hürriyeti anlayışında büyük etkisi görülmektedir.


 

Dördüncü bölümde, İbn Rüşd’ün insan hürriyeti problemini nasıl değerlendirdiğini inceledik. İbn Rüşd, insan hürriyetini işlerken hem naklî ve hem de aklî delillere yer vermiş; bunların hem kendi içlerinde, hem de aralarındaki çelişkileri gidermeye çalışştır. İnsan hürriyetine yaklaşımlarında kelamcılara, özellikle Eş’arîlere ciddî eleştiriler getirmiş ve onların çözümlerine karşılık kendi felsefî tutumu doğrultusunda geliştirdiği, özellikle sebeplilik ilkesiyle temellendirmeye çalışğı çözümünü önermiştir. İbn Rüşd, geliştirdiği bu çözüm şekliyle daha ziyade determinist bir tutum sergilemekte ve insan hürriyetinin ancak determinasyon düzleminde mümkün ve anlamlı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. O, geliştirdiği çözüm şeklinin hem nasslarda bulunan, hem de aklen söz konusu olan çelişkileri ortadan kaldırdığı kanaatindedir. İbn Rüşd, kötülük problemi ve teodise meselesi bağlamında da insan hürriyetini temellendirmeye çalışmaktan geri durmamıştır.


 

Adem BIYIKLIOĞLU


 


 


 

21. II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI TÜRKİYE’DE KÜLTÜREL DEĞİŞİMLERE YOL AÇAN İÇ VE DIŞ ETKENLER (1945 – 1960) 742 sayfa


 

Tarih boyunca tüm toplumlar benzer nedenlerle ve farklı biçimlerde kültür değişimleri yaşamışlardır. Modernleşme, kültür değişimlerini açıklayan önemli kavramlardan biri olarak ortaya atılmıştır. Modernleşme kavramı gelişmemiş toplumların gelişmişlere ulaşması için geçirmeleri gereken kültür değişimlerini ifade etmektedir. Çağdaşlaşma, batılılaşma ve modernleşme kavramları, bu süreci açıklamak amacıyla birbirlerinin yerine sıklıkla kullanılmaktadır.

18. yüzyıldan itibaren Türk toplumu batılılaşma çabaları içindedir. Atatürk dönemine kadar bu çabalar, daha çok Avrupalı devletlerin baskı ve yönlendirmelerinin gölgesinde kalmıştır. Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen kültür devrimi ise, tam bağımsızlık temelinde tümüyle çağdaşlaşmayı amaçlayan bir harekettir. Kültür değişiminde çağdaş uygarlığın gereklerini ve toplumun ihtiyaçlarını göz önünde tutan Atatürk, devrimleri aşama aşama topluma sunmuştur.


 

Esma TORUN


 


 

22. İKİNCİ KÖRFEZ SAVAŞINDA IRAK’TAKİ ABD PROPAGANDA BİLDİRİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ 432 sayfa


 

Çalışma konusu olarak; günümüzdei modern savaslar da savasan tarafların; kendi halkına, dost devlet halkına, düsman devletin halkına ve tarafsız devletlerin halklarına karsı uyguladıgı, geçmisteki örneklerinden oldukça farklı olan modern propaganda uygulamalarından, savas sırasında havadan atılan propaganda bildiriler ele alınmıs ve örnek olay olarak ABD (İngiltere ve koalisyon kuvvetleri dahil) ile Irak arasındaki İkinci Körfez Savası’nın ilk on günlük zaman dilimi incelenmistir.

Adı geçen savasta, harekatın baslangıç gününden itibaren izleyen on günlük sürede (19-28 Mart 2003 dahil) havadan atılan bildiri (leaflet)’lerle yapılan propaganda faaliyetleri göstergebilimsel analiz yöntemiyle incelenerek yorumlanmıstır.


 

Çalısmaların inceleme safhasında;

1. Savas sanatı nedir?

2. Savasın dogusu ve modern savasa geçis nasıl olmustur?

3. Propaganda da hedef kitle seçiminde nelere dikkat edilmelidir?

4. Propaganda teknikleri nelerdir?

5. Toplum psikolojisi ile propagandanın iliskisi nedir?

6. Motivasyonun propagandada ki yeri ve önemi nedir?

7. Toplumsal davranısları etkileyen faktörler nelerdir?


 

İsmail AYDIN


 

23. İNGİLİZ ROMAN GELENEĞİNDE ÇOCUK EDEBİYATININ GELİŞİMİ – ARKETİPÇİ ELEŞTİRİ KURAMINA GÖRE – ALİCE HARİKALAR DİYARINDA, DEFİNE ADASI, ORMAN KİTABI ESERLERİNİN İNCELENMESİ 546 sayfa


 

Bu çalışmada Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında, Robert Louis Stevenson’ın Define Adası ve Rudyard Kipling’in Orman Kitabı adlı romanları Arketipçi bir bakıs açısıyla incelenecektir. Romanların incelenmesinde Arketipçi Elestiri Kuramı kullanılacaktır. Yapılacak arketipçi yorumlar, romanlardaki arketipsel imge, motif ve karakterleri algılamada okura yardımcı olacaktır.

Çalışmanın kuramsal temelini olusturacak Arketipçi Elestiri Kuramında, ilk olarak bu kuramın antropolojik kökenine inilecek ve George Frazer’in The Golden Bough [Altın Dal] adlı eseri incelenecektir. Daha sonra psikoloji alanında Carl Gustav Jung’un ortak bilinçaltı ve arketiplerle ilgili yaptıgı çalısmalar üzerine odaklanılıp bu çalısmalardaki arketipçi elestiri kuramına iliskin baslıca kavram ve arketipler üzerinde durulacaktır. Frazer ve Jung’un attıgı temelden yola çıkılıp Joseph Campbell’in mitlerle ilgili çalısması The Hero With A Thousand Faces [Bin Yüzlü Kahraman] ile edebiyat kuramcısı Northrop Frye’ın edebiyat türlerini çesitli

sekillerde sınıflandırdıgı Anatomy of Criticism [Elestirinin Anatomisi] adlı eserlerinden de büyük ölçüde yararlanılarak Carroll, Stevenson ve Kipling’in romanlarındaki arketipsel olay, karakter ve imgelerin analizleri yapılacaktır.


 

Nihal DEMİRKOL


 

24. J.J. ROUSSEAU FELSEFESİNDE İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ PROBLEMİ 164 sayfa


 

Özgürlük kavramının anlamı onu kullananın felsefi yönelimine, politik görüşüne ve daha başka sayabileceğimiz birçok nedene bağlı olarak değişmektedir. Felsefe etkinliğinde bir problem birçok cevaba, bu cevaplarda yeni başka sorunlara sebep olmaktadır. Biz çalışmamızda günümüzde önemini koruduğunu düşündüğümüz insanın özgürlüğü problemini ele aldık. Rousseau’nun gözüyle özgürlüğe bakmaya çalıştık. Çabamız ne problemi sona erdirecek, ne de son noktayı koymamızı sağlayacaktır. Düşünsel mücadele her felsefe sorununda olduğu gibi devam edecektir.


 

Veli ŞİMŞEK


 


 


 

25. JEAN PAUL SARTRE’IN ÖZGÜRLÜK YOLLARI YAPITINA OLUŞUMSAL YAPISALCI BİR YAKLAŞIM

614 sayfa


 

Toplumbilim ve yazın toplumbilimi alanında kendisinden önceki çalısmalara yenilerini ekleyen, yazarın ortaya koyduğu yapıtın toplumbilimsel çözümlemesinin diğer geleneksel yöntemlere göre daha doğru bulgular ortaya koyduğunu söyleyen Goldmann’ın gelistirdiği olusumsal yapısalcı yöntem, çözümlemede yazarın yasamöyküsü ve iç dünyası gibi alanlara yönelmez. Bunların yerine yapıtı kaleme alan yazarın, içinde yasadığı toplumun-toplumsal yapının verdiği esin ve dayatmalarla- yarattığı ürünün ortaya konma kosullarını göz önünde bulundurur. Toplumsal, ekonomik ve ekinsel değerlerin olusturduğu anlamlı yapıların, yazarın yapıtını doğrudan etkilediğini, yönlendirdiğini hatta biçimlendirdiğini ileri süren Goldmann, bu kosullar altında baska yöntemlerle elestiri ve çözümleme yapmanın olanaklı olamayacağına dikkat çeker. Toplumun veya toplumsal sınıfların geçirdiği evreler dünya görüslerini sekillendirir. Her toplum veya sınıfın az ya da çok tutarlı bir dünya görüsü vardır.


 

İrfan ATALAY


 

26. JOHN BARTH’IN ESERLERİNDE POSTMODERNİST ÖGELER 260 sayfa


 

Üzerinde tartışmaların halen sürdüğü ve belli kuramların sağlam temellere oturtulamadığı postmodernizm ile ilgili belki de tek ve en doğru genelleme, postmodernizmin gelip geçici bir modadan öte, varlığı inkar edilemeyen yeni bir dönem durumun kendine has üslubu olduğudur.

John Barth, postmodernist Amerikalı yazar deyince akla ilk gelen isimlerden olduğu için seçilmiştir. Fakat, 1950 sonrası Amerikan edebiyatının en popüler yazarlarından birisi olması sebebi ile onun ve “The Sot-Weden Factor (1960), Lost in the Funhouse (1968), Chimera (1972), The Friday Book (1984)” başta olmak üzere, olgunluk dönemi eserlerinin üzerine yapılmış çok fazla çalışma bulunmaktadır. İşte bu sebeple yazarın ilk iki eseri olan ve diğerlerine kıyasla daha bilinen “The Floating Opera (1956) ve The End of the Road (1958) çalışma konusu olarak seçilmiştir.


 

Zeynep Asya ALTUĞ


 


 

27. JOHN DEWEY’İN PRAGMATİK POLİTİK DÜŞÜNCESİ VE POLİTİKADA PRATİK MEŞRUİYET SORUNU

488 sayfa


 

Politikanın modern biçimiyle bir bilim haline gelmesine baglı olarak gerek pratik gerekse de epistemik-teorik açıdan toplumsal pratik yasamın dısına çıkması söz konusu olmustur. Modern politikanın pratik mesruiyet sorunu olarak tecrübe edilen bu sorun bilimsel olanla toplumsal pratik yasam yada kültürel olan arasında kopmaması gereken iliskinin altını çizer. Oysa modern politika bilimsel olana diger bir ifadeyle teorik olana pratik üzerinde ciddi bir ayrıcalıklı konum vererek politik bilimsel olanın pratik ilgi ve ihtiyaçlardan soyutlanmasına sebep olmustur. böylece politika pratik bir katılım etkinligi olmaktan öte bilimsel teorinin topluma uygulanması gibi teknik bir is haline gelmistir. Politikanın yeniden pratik bir bilgi haline getirilmesi ise onun Aristo’nun düsüncesinde ahlak ile sıkı bir iliskisi olan pratik ve tecrübi bir bilgi haline döndürülmesi demektir. Ancak bu bilimin modern yasamda yadsınamaz önemini terk etmek anlamına gelmemelidir. Bu nedenle modern dönemde politikaya klasik ve modern olan arasında dengeli bir bakıs açısına ihtiyaç vardır. Bir Amerikan felsefe

gelenegi olan pragmatizmin en önemli figürlerinden biri olan John Dewey’in pragmatik politik düsüncesi bilimsel olan ile toplumsal pratik yasam arasında süreklilik iliksisine yaptıgı vurgu ve yine teori ile pratigi bütünlüklü ele alan bakıs açısıyla bu ihtiyaca yanıt olarak düsünülebilecek bir imkandır.


 

Semih EKER


 


 


 

28. JOHN DOS PASSOS VE ROMAN TEKNİĞİ 342 sayfa


 

John Dos Passos genellikle tarihsel roman yazarı olarak tanınır; hatta kimi zaman kendisinden yalnızca günü gününe tarih yazan bir kişi (choricler) diye sözedildiğini görürüz. Gerçekten de Dos Passos’un romanlarında okuyucuyu bu yargıya iletecek özellikler vardır; yazar tarih biliminin olanaklarından yararlanmıştır. Ancak yapıtlarını dikkatli bir biçimde incelendiğinde, yazarın roman sanatıyla da yakından ilgilendiğini ve özgün romanlar yazmak amacıyla yeni teknikler geliştirme çabası içinde olduğu görülür.


 

İsmail ÖĞRETİR


 


 

29. KARL R. POPPER’DE BİLİMSEL YÖNTEM SORUNU 266 sayfa


 

Bu çalışma, Avusturyalı filozof Karl Raimund Popper’in empirik bilim yöntemi konusundaki görüşlerini çözümleyici ve sistematize edici bir yaklaşımla ele almayı amaçlamaktadır. Empirik bilimi, diğer entelektüel etkilik alanlarından ayırt eden en karakteristik özellik, kendine özgü yöntemselliğidir. Hatta “bilimin, bilimsel yöntemden başka bir şey olmadığı” bile söylenmiştir. Bilimin yönteminin ne olduğu, hangi kurucu unsur ve bileşenlerden meydana geldiği ve ne gibi çalışma süreçleri tanımladığı biçimindeki sorulara karşılık olarak önerilen tutarlı ve birlikli her yanıt, bir bilimsel yöntem kuramı veya bir başka deyişle, metodolji oluşturur. Bilimsel yöntemin bir kuramı olarak Poper’in metodolojisinin özgül ayrıntılarına ve içerikten kaynaklanan sorunlarına geçmeden önce giriş bölümünde genel olarak metodoloji kavramı üzerinde durulacaktır.


 

Erhan IŞIKLAR


 


 

30. KARL POPPER’İN BİLİM ANLAYIŞI 230 sayfa


 

Popper, 1925’te ihmal edilmis çocuklar için, çalısmaya baslar. Bu sırada, Viyana Kenti Pedagoji Enstitüsü adıyla yeni bir enstitü açılmıstır ve o da, burada, derslere baslar. Popper, bunun kendisi açısından, bir dönüm noktası oldugunu söyler; esiyle de burada tanısır ve evlenir.25 Popper için enstitü yılları, ders çalısma, okuma ve yazma yıllarıdır; ancak yazdıkları, henüz yayınlanacak olgunlukta degildir. Aynı zamanda, seminerler de veren Popper, enstitü içindeki hocalardan da, pek çok sey ögrenir. Bu dönemin, Popper’ın düsünce yapısındaki en bariz etkisi, dilin isleyisi ile elestirel düsünce arasındaki bagı kesfetmis olması ve sanata iliskin görüslerini sekillendirmesidir.


 


 


 

31. KAZAK SÖZLÜ GELENEĞİNDE ARKAİK DESTANLARIN TİPOLOJİK ÖZELLİKLERİ 982 sayfa

Destan ve destani hikayeler bu bağlamda en önemli görevi yerine getiren halk bilimi türünü oluşturmaktadırlar. Milletlerin dünya görüşü, inanışları, inanç sistemleri, gelenek görenekleri, tarihi ve kısacası tüm kültürel unsurlarını ve paraleldeki kavramları bünyesinde koruyan destanlar, geçmişe ışık tutmakta, tarihe şahitlik yapmaktadır. Milli özellikler donanmış olan destanlar, bir başka deyişle ait oldukları toplumların “milli hafızası” ve “milli şuuru” barındıran ata-baba yadigarı en önemli miraslarındandır.


 

Metin ARIKAN


 


 


 

32. KELİME KAZANIMINDA MÜZİĞİN ETKİSİ 272 sayfa


 

Her bebek dil ve konuşma yeteneği ile doğar. Daha anne karnındayken, işitme becerisi kazanır ve seslere tepki vermeye başlar. Bebeğin anne ve babasının sesini tanıdığını, yüksek sesli müzik dinlenirken rahatsız olduğunu verdiği tepkilerden anlayabiliriz. Hatta anne karnındayken annenin dinlediği sakin bir müzikte onun da sakinleştiği görülmüştür.

Bebekler doğduktan sonra önce çevresindeki sesleri dinler, daha sonra bunları anlamaya ve bunların benzerini çıkarmaya çalışır. Ardından kendilerini ifade edebilmek ve çevresini anlamak için kelimeleri kullanır.

Her bebek büyümeye başladığı ilk aylardan itibaren müziğe ilgi duyar. Bebekler annelerinin söyledikleri ninnilerle uyur. Git gide çevreden, radyodan, televizyondan duyduğu, evde, okulda, sokakta duyup öğrendiği müzikle beslenir.


 

Özlem ÇELİKKOL


 


 


 


 

33. KIRGIZ TÜRKÇESİNİN ŞEKİL BİLGİSİ 766 sayfa


 


 

Tatar, Kazak, Başkırt, Karayim, Kumuk, Nogay, Karakalpak, Balkar, Altay ve Batı Sibirya Türkleri’nin konuştukları Türkçe ile birlikte Kıpçak grubuna dahil olan Kırgız Türkçesi’ni yazı dilinin şekil bilgisi bu çalışmanın konusudur.


 

Murat ÇERİTOĞLU


 


 


 

34. ÖZBEK VE UYGUR TÜRKÇELERİNDE İSİM 728 sayfa


 


 

Türkçe bu gün konuşan insan sayısı bakımından ve konuşulduğu coğrafyanın genişliği bakımından dünyadaki sayılı birkaç dilden bir tanesidir. Unesco’nun Türkçeyi dünyanın en çok konuşulan beş dilinden biri ilan etmesi de bu gerçeği teyit etmektedir. Bu tespit, şüphesiz hala birbirini anlamakta sıkıntıya düşmeyen farklı coğrafyalardaki insanların konuştuğu şiveleri birer dil olarak ilan eden, onları farklı birer dil, konuşanları da farklı birer millet gibi gösterenlerin suratına indirilmiş bir şamardır.


 

Hikmet KORAŞ


 


 


 

35. SORGULAYAN DENEMELER - SCEPTİCAL ESSAYS BERTRAND RUSSELL 182 sayfa


 

Okuyucularıma, üzerinde hosgörü ile düsünmeleri için, belki de son derece paradoksal ve yıkıcı görünebilecek bir doktrin sunmak istiyorum. Söz konusu doktrin sudur: Doğru olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmayan bir önermeye inanmak sakincalıdır. Böyle bir görüsün genel kabul görmesi durumunda bütün sosyal yasamimizin ve politik sistemimizin tümüyle degisecegini kabul etmeliyim; su anda ikisinin de kusursuz olmasinin bunu güçlestirecegini de kabul ediyorum. Ayrica (ve daha önemli olarak) bu görüsün, bu dünyada ve sonrasinda basarili olmayi haketmek için hiçbir sey yapmamis insanlarin akildisi umutlarindan çikar saglayan kisilerin (gaipten haber verenler, çifte bahisçiler ve din adamlari gibi) gelirlerinin azalmasina yol açacaginin da farkindayim. Bu önemli düsüncelere karsin, ileri sürdügüm paradoksun savunulabilecegi kanisindayim ve simdi bunu yapmaya çalisacagim. Ilkönce, asiriliga kaçtigim düsüncesine karsi kendimi savunmak isterim.


 


 

36. TÜRKÇE VE ÇİNCENİN SES YAPILARI AÇISINDAN KARŞILAŞTIRILMASI 200 sayfa


 

Çin’in 5000 yıllık uzun tarihi, beraberinde getirdiği köklü kültür, 3500 yıllık yazısı ve dünyanın siyasi ve sosyal yapısını değiştiren pusula, barut, kağıt, matbaa gibi buluşları geçmişte olduğu gibi günümüzde de tüm dünyanın ilgisini çekmektedir. Çin’in 1978’de dış dünyaya açılmasıyla dünya ülkeleri de Çin ile olan ilişkilerini geliştirme çabasına girmişlerdir.

Her dilin üç temel öğesinden biri olan sesbilgisi insanların iletişim kurabilmesinde en önemli yere sahiptir. İnsanların konuşurken çıkardıkları sesler sesbilgisinin alanına girer. Çince imler (yazı karakterleri) temelde sesi ifade eden değil anlamı ifade eden şekillerdir. İmleri gördüğümüzde okunuşunu bilmemek ve zor hatırlamak Çince’ye özgü bir sorundur. Yazı karakterlerinin dışında Çince deki tonlama da Çince’yi öğrenirken karşımıza çıkan diğer bir sorundur. Çince de 4 ses tonu vardır. Çince’de 50.000 den fazla Çince karakter sadece 400’den fazla hece ile sesletilmektedir. Bundan da anlaşılacağı gibi aynı heceden ve aynı ses tonlarından meydana gelen fakat farklı anlamlar ifade eden heceler ortaya çıkmıştır.

Çin Halk Cumhuriyeti bu karışıklığı ortadan kaldırmak amacıyla “Pinyin Sistemi” adı verilen yeni bir fonetik yazılım oluşturmuştur. Bu sistem, Çince seslerin Latin harfleriyle ifade edilmesinden oluşmaktadır. Buna karşın “Pinyin Sistemi” de Çince sesletimi tam olarak karşılayamamaktadır. Örneğin “Pinyin Sistemi”’indeki “ch” harfleri Türkçe deki “ç” sesine denk gelmektedir. Ancak “chı” (yemek yemek) ve “che” (araba) hecelerinin okunuşu aynı olmamaktadır. Her ikisi de Türk öğrenciler tarafından “çı” olarak okunmakta ve anlam kargaşasına neden olmaktadır. Bütün diller kendine özgü

sesletim özelliklerine sahiptirler. İşte diğer dillerde olduğu gibi Çince’de de söyleyiş özellikleri açısından sözcükler doğru sesletilmediği zaman iletişim kopukluklarına ve düzeltilmesi mümkün olmayan hatalara neden olmaktadır.

 

Simay ERDEN TUĞLU


 


 

37. SOĞUK SAVAŞ SIRASINDA AMERİKAN PROPAGANDASI – TÜRKİYE ÖRNEĞİ – 462 sayfa


 


 

Türkiye’nin Kurtuluş Savaşından sonra oluşan ortamda izlediği tam bağımsız ve tarafsızlık politikası, II. Dünya Savaşından sonra uluslar arası konjonktüre uygun olarak değişmek zorunda kalmıştır. Bu konjonktür, literatürde Soğuk Savaş olarak adlandırılmaktadır. Bu dönem, dünyanın iki süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında geçen güç mücadelesi ve rekabet kavramlarıyla özdeşleşmiştir.

Soğuk Savaş Dönemi olarak adlandırılan 1947-1990 yılları arasında, ABD; liberal demokrasi, SSCB’de komünizm ideolojisini savunmuştur. İki süper güç, ABD ve SSCB bu dönemde ideolojilerini askeri yöntemlere dayanarak yayamayacaklarını anlamışlardır. Çünkü nükleer silahların ortaya çıkması ile gelişen “Güç Dengesi” bu niyetlerini gerçekleştirmelerine izin vermemiştir. Bu defa; ideolojilerini yaymak için propaganda yöntemlerini kullanmışlardır. Propaganda bu dönemde ülkeleri etki altına almak için bir yöntem olarak ortaya çıkmıştır. Her iki ülke de kendi ideolojisinin daha iyi olduğunu göstermek amacıyla yoğun propaganda çalışmaları yapmışlardır.


 

Yalçın Köksal DEMİR


 


 

38. SOSYOLOJİK DÜŞÜNME VE METODOLOJİSİ 150 sayfa


 

Günümüzde sosyal hayat geliştikçe ve karmaşıklaştıkça, politikaların belirlenmesi, problemlerin giderilmesi, kısaca herhangi bir sosyal faaliyet için bilimsel çalışma sonucu ortaya çıkarılmış olan bilgiye giderek daha çok ihtiyaç duyulmaktadır. Sosyal dünyadaki mevcut bilginin kavranması ve dondurulmuş bir gerçek olarak kabul edilmeyerek yeni bilgilere yol açması için sosyolojik bir düşünme tarzına gerek duyulmaktadır.

Bu çalışmada sosyoloji, metodoloji ve felsefeden yararlanılarak sosyolojik olarak düşünmenin tekniği araştırılmaktadır. Amaç, düşünme veya araştırma yapma gibi entelektüel bir çalışma esnasında bilimsel dogmalar, düşünce kalıpları veya diğer metodolojik hatalara düşmeden ya da engellere takılmadan sosyal olayların anlaşılmasını sağlayacak pratik bir düşünme metodu oluşturmaktır.

Mehmet Cüneyt BİRKÖK



 

39. SÜREÇ DİN FELSEFESİNDE DİN – BİLİM İLİŞKİSİ 216 sayfa

Bu çalışmanın amacı, düşünce tarihi boyunca din ve bilim arasındaki ilişkinin çoğunlukla çatışma şeklinde olduğu ileri sürülmüş olmasına karşılık süreç din felsefesinden hareketle din ve bilimin bir rasyonel düşünce alanında uzlaştırılabileceği görüşünü ortaya koymaktır. Çalışma, süreç filozofu A. N.

Whitehead’in din ve bilim arasında sağlıklı bir ilişki kurulabilmesi için geliştirdiği metafizik ve bu metafiziği destekleyen günümüz süreç felsefecileri J. B. Cobb ve D. R. Griffin’in görüşleri doğrultusunda şekillenmektedir.

Bu çalışmanın temel çıkış noktası günümüzün temel problemlerinden olan din ve bilim arasında var olduğu iddia edilen çatışmayı çözme çabası, süreç din felsefesinin temel amaçları arasında yer almaktadır. Bu konuyu tahlil edebilmek için öncelikle din-bilim ilişkisinde temel olan süreç felsefesinin temel kavramları olarak “süreç”, “bil-fiil şeyler”, “kavrayış”, “bir şeyden zevk alabilme ve bu zevki kullanabilme yeteneği”, “somutlaşma süreci”, “topluluk”, “olay”, “aslî ilişkililik”, “yaratıcı ben belirlenimi” kavramları açıklanmaktadır. Buradan hareketle de süreç felsefesi ve bu felsefeden geliştirilen süreç din felsefesi tahlil edilmektedir.


 

Kevser ÇELİK



 

40. THOMAS S. KUHN’UN BİLİM TASARIMI VE BU TASARIMIN TARİHSEL ARKA PLANI 226 sayfa

Günümüzde modernizmin ‘nesnel bilim’ ve ‘kesin bilgi’ anlayışını temele alan pozitivist bilgi görüşünün, sadece doğa bilimleri alanında uygulanmakla kalmayıp, toplumsal alanda da uygulanmaya çalışılması, özellikle bilimsel, toplumsal ve siyasi alanlarda birtakım karışıklıkların yaşanmasına neden olmuş ve bilginin temellerini sarsacak tepkilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durumda, modern çağın bilgi anlayışının eksik ve hatalı yönlerini belirleyerek, bilgi ortaya koymayı sağlayan temelleri yeniden oturtabilecek bir bilgi anlayışının geliştirilmesi ve bu doğrultuda, yeni çözümler öneren farklı bilim tasarımlarını göz önünde bulundurarak bilgisel alanda bir yeniden değerlendirme sürecine girilmesi gerekmektedir.

Bu çalışmanın amacı, epistemolojik alanda, pozitivist görüşü eleştirerek, bilimsel etkinlikte pozitivist geleneğin reddettiği öğeleri ön plana çıkaran en önemli tasarımlardan biri olan Kuhn’un bilim tasarımını ele almak ve bu tasarımın, hangi düşünürlerin görüşlerine, nasıl bir tarihsel temele dayandırılarak oluşturulduğunu ortaya koymaktır.


 

Ezgi Ece ÇELİK



 

41. TÜRKİSTAN’DA EĞİTİM (1865 – 1917) VE ÇARLIK RUSAYA’SININ SOSYO-POLİTİK AÇICAN EĞİTİME YAKLAŞIMI 784 sayfa

Türkiye’deki Türklerin en yakın akrabalarının yaşadığı Türkistan bölgesinin her açıdan öğrenilmesi, Türkiye’nin bu bölgelere yönelik anlayış ve algılamalarının belirlenmesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye’nin sadece batı tipi politikalar oluşturması için değil, akraba olduğu bu toplulukları tanıması için bile olsa, bu konudaki çalışmalara ihtiyacı büyüktür. Bir kısmı Rus sömürgeciliğinden çıkan bu bölgenin bu gününün anlaşılması tabii olarak bölgenin tarihi ve özellikle yakın tarihi ile doğrudan alakalıdır. Bu sebeple çalışmamızda Türkistan’ın eğitim tarihini kendimize konu olarak seçtik. Fakat konuya sadece bir eğitim tarihçisi olarak yaklaşmadık, bölgedeki Türk boyları

üzerindeki Rus eğitim politikasını da anlamaya ve ortaya koymaya çalıştık.

Eğitimin milletlerin kimliklerinin ve şuurlarının oluşumundaki etkisi tartışmasız bir konudur. 19. asrın başında imparatorluklardan modern manada milli devletlere geçilirken, birçok sömürgeci imparatorluğun hakimiyeti altındaki milletlerin kontrolü ve uzun vadede asimilasyonu için eğitimi kullandıklarını görüyoruz. işte bu bağlamda Türkistan’da yaşayan Türklerin yaşadıkları anlaşılmadan bugün için sağlıklı ilişkiler kurmamız pek mümkün gözükmemektedir.


 

B. Tümen SOMUNCUOĞLU



 

42. ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNİN BİLİMSEL DÜŞÜNME BECERİLERİNİN YORDANMASI 222 sayfa

Bu araştırma, kız ve erkek üniversite öğrencilerinin bilimsel düşünme becerisi puanlarının, alan, sınıf, algılanan anne tutumu, algılanan baba tutumu, algılanan sosyoekonomik düzey, akademik başarı, yaşamının çoğunu geçirdiği yer ve öğrenilmiş çaresizliğe özgü açıklama biçimi değişkenleri tarafından yordanıp yordanmadığını; öğrencilerin bilimsel düşünme becerileri söz konusu değişkenler tarafından yordanıyor ise yordama güçlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır.

Mehmet GÜNDOĞDU



 

43. YAHUDİ LOBİSİNİN ABD İÇİNDEKİ KONUMU VE ORTADOĞU POLİTİKASINDAKİ ROLÜ 530 sayfa

Bugün dünyada süper güç olarak karsımıza çıkan ABD’nin dıs politikasında verilen kararlar ve uygulamaların uluslararası sahnedeki önemi tartısmasızdır. Buna baglı olarak ABD dıs politikasındaki kararlar, uygulamalar veya yaptırımlar ülkenin siyasal sistemine ve toplumsal yapısına dayandırılmaktadır. Böylece dıs dünyaya ABD dıs politikası olarak yansıyan olguyu yorumlamak için ülke-devlet yapısı, dıs politika bürokrasisi, dıs politika karar verme sürecinde rol oynayan ve nihai kararı etkileyen baskı grupları, lobileri, iç ve dıs faktörleri arastırmak gerekir.

ABD’nin Ortadogu Politikası ve israil ile iliksilerini etkileyen ABD’deki Yahudi toplumu, lobisi, siyasi ve iktisadi, hatta sosyal etkisinin arastırılması çalısmamın asıl amacıdır. Yahudi asıllı Amerikan vatandaslarının ülke çapında sahip oldukları güçlü ve etkili-yetkili sosyal konumları özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısında göze çarpmaya baslamıstır.

Yahudiler tarih boyunca vatan ve devletten mahrum kaldıklarından dünyanın dört tarafında çesitli ülkelerde farklı toplumlarda önemli yerlere gelmis, etkili rollere sahiplerdi. Fakat hangi ülke, millet, devlet, toplum içinde olursa olsunlar Yahudiler genellikle çesitli asagılamalara, zulümlere, zaman zaman da acımasız siddete maruz kalmaktaydılar (“Anti-semitizm” kavramının tarihi uzundur). “Anti-semitizm” kavramı insanoglu tarihinde belki en eski kavramlardan biridir. Antik ve Eski Dünyada var olan bu halk Avrupalılar tarafından kesfedilmis “Yeni Dünya”ya maruz oldukları davranıslardan kaçarak büyük genis dalgalar ile göç etmeye baslamıstır. Amerika’nın Avrupa’dan farklı olan tarihi temeli ve toplumsal yapısı bu “asagılanmıs” halka yeni ufuklar açmıstır. Yahudi kökenli Amerikalılar iyi bir gelisme gösterip hızlı bir sekilde toplum ve devlet içinde etkili konumlara ulasslardır. ABD’nin kurulusundan iki yüzyıl sonra Yahudi kökenli Amerikan vatandasların sayısı 6 milyonun üzerine çıkmıstır ki, bu Amerikan nüfusunun yüzde 2’sini olusturmaktadır. Buna baglı olmadan burada çizilmesi gereken olgu, Amerikalı Yahudilerin ülke çapında sayısından daha çok etkisinin önemli olmasıdır. Örnegin, Amerika’nın en büyük etnik grupları arasında Afrikalı-Amerikalı ve Hispanik-Amerikalılar gösterilirler. Bu grupların Yahudi lobisine nazaran ABD dıs politikasını daha az etkileme imkanları oldugu göze çarpmaktadır.


 

Zenife UMEROVA



 

44. YENİ UYGUR TÜRKÇESİNİN TARİHİ KARŞILAŞTIRMALI SES BİLGİSİ 774 sayfa



 

Yeni Uygur Türkçesi günümüze ulasıncaya kadar göçlerden, savaslardan, siyasî, sosyal ve kültürel degismelerden etkilenmis, Türklerin yasadıkları diger bölgelerde konusulan Türkçe ile arasında farklılıklar olusmustur. Ancak bu etkilesimlere ragmen köken bakımından birtakım benzerlikleri daima bünyesinde tasımıstır. Bu çalısmamızda da, Yeni Uygur Türkçesi ile 13. yüzyıldan önce varolan Türkçe karsılastırılarak, ses bilgisi açısından mevcut olan benzerlik ve farklılıklara yer verilmistir.

13. yüzyıldan önce kullanılan Türkçe, yani Eski Türkçe dönemi için, Kâsgarlı Mahmud’un Divanü Lûgat-it-Türk isimli eseri, Yeni Uygur Türkçesi için ise Emir Necipoviç Necip’e ait Uygursko-russkiy slovar’ (NADJ_P, E. N., Uygursko-russkiy slovar’, Moskva, 1968) isimli eser kaynak olarak seçilmistir.

Çalısmamız, I. Bölüm: Giris, II. Bölüm: _nceleme olmak üzere iki ana bölümden olusmaktadır. Giris bölümünde çalısmanın yöntemi ve malzemesi, kullanılan malzemenin içerigi hakkında bilgiler ve kısaltmalar yer almaktadır. Ayrıca, Uygur adı, Uygur Türklerinin Tarihi, Yeni Uygur Türkçesi ve Edebiyatı, Yeni Uygur Türkçesinin agızları, Uygurların kullandıkları alfabeler, Uygur Türkçesinin Türk dili içindeki yeri, kaynak eserler olarak seçilen Divanü Lûgat-it-Türk ve Uygursko-russkiy slovar’ isimli eserler hakkında bilgiler bulunmaktadır.

II. Bölüm: _nceleme kısmı, ses bilgisinden olusmaktadır. Bu bölümde Yeni Uygur Türkçesi ve Eski Türkçede yer alan ortak kelimelerin ünlü ve ünsüzleri tanıtılıp tasnif edildikten sonra, seslerin özellikleri, kelime içerisindeki düzenleri ve ses olayları incelenmistir. Bu bölümde Yeni Uygur Türkçesinin Eski Türkçe döneminden ne gibi izler tasıdıgı, bunları bünyesinde ne derece muhafaza ettigi ve ne gibi degismelere ugradıgına yer verilmistir. Benzerlik ve degismeleri tespit edebilmek ve genellestirebilmek için bol örnek verilmistir.

Kaynakça kısmı ise, çalısmamızın çesitli safhalarında faydalanılan ve inceleme alanımızla ilgili kitap ve makalelerden olusmaktadır.


 

Başak PERÇİN


 

tebder@hotmail.com